16 Ağustos 2008 Cumartesi
5 Ağustos 2008 Salı
GARİP İNSANLAR ŞU MÜZİKÇİLER
GARİP İNSANLAR ŞU MÜZİKÇİLER
Yüzyılımızın opera evreninde güçlü bir atılım sağlayan İtalyan bestecisi Giacomo Puccini her “Noel” günü yakın dostlarına pasta gönderirmiş… Daha doğrusu, öteden beri bildiği bir pastane bestecinin yıllar önce verdiği listeye göre pastaları hazırlar, adreslere yollarmış. Puccini bir “Noel” akşamı pastaneye telefon ederek pasta gönderilenler arasında kısa süre önce darıldığı orkestra yöneticisi Arturo Toscanini adının da bulunduğunu anlayınca maestro’ya şu telgrafı çekmiş: “Pasta yanlışlıkla gönderildi. İmza Puccini…” Telgrafın yanıtı yine telgrafla olmuş: “Pasta yanlışlıkla yendi. İmza Toscanini…”.
Yakın çağların ünlü müzik adamı A. Toscanini sanatına pek çok hizmetleri olan bir kişi oluşunun yanı sıra özel yaşamı ve garip davranışlarıyla da ilginç bir sanatçıydı. Bu davranışlardan çoğu küçük öyküler oluşturdu müzik tarihinde… İşte bunlardan bir başkası; New York’ta çok zengin bir ailenin şölenine gecikerek gelen “maestro” salona girdiğinde ses büyüteçlerinden bir Beethoven senfonisinin yansıdığını duyar, “Molto bene, magnifico… Çok iyi mükemmel…” diye söylenir. Ev sahibesine yapıtı kimin yönettiğini sorup da hiç sevmediği biri olduğunu anlayınca da “Şarlatandır bu adam…” diye bağırıp sürdürür sözünü: “Ben her zaman söylerim herkes orkestra yönetebilir diye… İşte örneği…”.
Evet, değerli okurlarım, sanatçılar bu arada müzikçiler de insan… Onların da günlük yaşamda davranışları tüm insanlardan pek başka değil… Yalnız uzun yıllar aralarında bulunmuş, konuşup söyleşmiş bir sanatsever olarak gözlemlerimin sonucu bir yargımı açıklayacağım hemen; biraz kıskanç olur sanatçılar.
Müzikçilerin bazı davranışları ve sözleri kalmıştır anılarda… Bunları derleyen kitapların sayısı bir hayli kabarık… Ancak kitaplara geçmiş olanlar dışında da rastlanıyor bu tür anılara. Bunlardan ikisine yer verdim. İşte bu kez piyanistler konusunda birkaç anı… Yüzyılımızın büyük piyanistlerinden Arthur Schnabel 1930 yıllarında ders vermeye başlamış, bir toplantıda ders başına ne aldığı sorulduğunda şöyle yanıt vermiş: “On İsviçre Frangı alıyorum… Gerçi altı franga verdiğim dersler de var pek tavsiye etmem…”.
Çağımızın ilginç piyanistlerinden Viladimir Horowitz’in yıllar sonra tekrar sanat evrenine dönüşü özellikle orta yaşı aşkın müzikseverler arasında ilgiyle karşılandı. Horowitz, Arturo Toscanini’nin damadıydı ve kısa süre önce şöyle demişti: “Babadan müziği, kızından da erkekliği öğrendim.” Horowitz 1930’ların ünlüsüydü aslında… Konserlerinin biletleri kapışılıyor, bunlardan birine sahip olmak için meraklılar gişe önünde bütün gece bekleşiyorlardı. Yine böyle bir konserden önce New York’taki Carnegie Hall’ün gişesi önünde bütün bir kış gecesi konuşarak, söyleşerek bekleşenlere, yüzü atkıyla kapalı zayıf bir adam aras ıra çıkar sıcak çay ve kahve dağıtırmış… bir ara adamın atkısı aşağıya düşünce bekleşenler hayretten dona kalmıştır; çay ve kahve dağıtan kişi Horowitz’in ta kendisiymiş.
Piyanist Arthur Rubinstein’ın bir büstü New York’ta Carnegie Hall girişine konmuş, örtüyü kaldırması istenmiş. Rubinstein örtü kalktıktan sonra beliren büste bakıp şöyle demiş: “Büst hoşuma gitti… Neden derseniz bana benzemiyor ama nasıl olmayı istiyorsam öyle görünüyor…”.
1874 yılında doğan, uzun ve mutlu yaşamını 1954 yılında yitiren Amerikalı besteci Charles Ives, çağımızın müziğinde önemli yenileyiciler arasında sayılır… Örneğin “tonal dışı” müziğin, yarım seslerden de küçük aralıkları kullanışın, “poli ritmik” değişik türden ritim bileşimleri deneyinin “Yeni Viyana Okulu”nu oluşturan besteciler ve Alois Haba gibi Praglı devrimcilerden önce yürekli habercisi olmuştur Ives… Sanatçı uyuşumsuz düşünleri uyuşuma götürmek amacıyla çalışmış, çalgı müziği dağlarına kalıcı yapıtlar bırakmıştır. Onun bu türden yenilikçi veriminden hoşlanmayanlar alışılmış müzik yazması için baskı yapınca şöyle demiş sigortacılıktan milyoner besteci: “Ben sizin gibi duymuyorum sesleri… Benim yapıtımı dinlemekle kulaklarınız ters dönecek sanıyorsanız yanılıyorsunuz…”.
Yine Amerikalı çağdaş orkestra yöneticisi ve besteci Leonard Bernstein yapıp ettikleri ve dedikleriyle de tanınmıştır. Bir dostu orkestra yöneticiliğini neden sevdiğini sorduğunda şöyle der Bernstein: “Örneğin bir Beethoven senfonisi yönetirken insan nasıl didinip çırpınıyor biliyorsunuz. Bu didinmeler, çırpınmalar ve dövünmeler rahatlık sağlıyor, boşalıyorsunuz… Bu hareketleri sokakta yapsanız adamı apar topar tımarhaneye götürürler, konser salonunda üstelik bir de alkış alıyorsunuz… Şimdi anladınız mı neden bu mesleği seviyorum.”
Söz orkestra yöneticiliğinden açılmışken bir anı daha katalım. Yüzyılımızın ortalarında New York Filarmoni Orkestrası yöneticisi olan Arthur Rodzinsky gazeteden Fabian Sevitsky yönetimindeki bir açık hava konserinin radyodan yayınlanacağını öğrenince belirlenen saatte radyoyu açar Şostakoviç’in “5. Senfoni”si başlamıştır. Rodzinsky bir süre dinler, sonra başlar mırıldanmaya “Harika… Evet harika… Yapıtın tempo çizgisi sağlam… Sanırım Seviitsky benim plağımı incelemiş… Bu adamın yeteneğine hiç güvenim yoktu ama insanlar belli olmuyor… Büyük bir yöneticiymiş meğer…” Senfoni biter alkışlardan sonra anons yapılır; yağmur nedeniyle açık hava konseri gerçekleşememiş radyo, yapıtın Arthur Rodzinsky yönetimindeki plağını yayınlamıştır.
Şarkıcılar konusunda yazılıp anlatılanlar cilt cit kitap doldurur. İşte birkaç olay:
Müzik tarihinde en tatlı övgüyü Viyanalı müzik tenkitçisi Alfred Polgar yakın çağların operet yıldızı Fritzi Massary için yazmış… Leo Fall’ın “Madame Pompadour” adlı opereti ilk kez oynandıktan sonra gazetesinde şu tek cümleyle yargısını açıklamış Polgar: “Yapıtın notaları Leo Fall’ın ama müziği Fritzi Massary’nin…”
Şarkıcıların kendi aralarında birbirlerini eleştirmeleri de müzik tarihine geçen anılar arasında yer alıyor. “Otello” adlı operada Venedik’in Kıbrıs Valisi Kuzey Afrikalı kıskanç askeri oynayacak sanatçının hemen hemen Caruso’nunki gibi sese, Laurence Oliver benzeri oyun yeteneğine, boksör Muhammed Ali gibi bir yapıya sahip olması gerekir. Yakın geçmişte bu rolü en iyi yorumlayanlardan tenor Giovanni Martinelli aynı rolde bir Amerikalıyı dinledikten sonra; “Adam Otello’yu bir kamyon sürücüsü gibi söylüyor…” demiş, Martinelli’nin çok kibar bir sanatçı olduğunu bilen çevresindekilerin şaşkınlığını görünce de sözü şöyle değiştirmiş “Şey… Kamyon gibi söylüyor Otello’yu…”.
Çağımızın ünlü ses yıldızlarından Amerikalı soprano Beverly Sills tanınmış İtalyan soprano Renata Scotto’nun rolünü alması istenmiş. İlk giysili provada esmer Scotto’nun yapıtın bir sahnesinde giydiği altın lame giysiyi giymesi önerilince sarışın Sills kabul etmemiş, gümüş renkli giysi istemiş. İkinci giysili provada da Scotto’nun giysisi gelince bir makas alan Sills giysiyi koro üyelerinin alkışlarıyla kesebildiği kadar kesip parçalamış… Ve üçüncü provada gümüş renkli giysiye kavuşmuş… Bu olay yıllar öncesinden… Ama opera tarihine geçecek kuşkusuz…
KaynakFARUK YENER… Şu Eşsiz Müzik Sanatı…Cem Yayınevi / İst. 1990
Yüzyılımızın opera evreninde güçlü bir atılım sağlayan İtalyan bestecisi Giacomo Puccini her “Noel” günü yakın dostlarına pasta gönderirmiş… Daha doğrusu, öteden beri bildiği bir pastane bestecinin yıllar önce verdiği listeye göre pastaları hazırlar, adreslere yollarmış. Puccini bir “Noel” akşamı pastaneye telefon ederek pasta gönderilenler arasında kısa süre önce darıldığı orkestra yöneticisi Arturo Toscanini adının da bulunduğunu anlayınca maestro’ya şu telgrafı çekmiş: “Pasta yanlışlıkla gönderildi. İmza Puccini…” Telgrafın yanıtı yine telgrafla olmuş: “Pasta yanlışlıkla yendi. İmza Toscanini…”.
Yakın çağların ünlü müzik adamı A. Toscanini sanatına pek çok hizmetleri olan bir kişi oluşunun yanı sıra özel yaşamı ve garip davranışlarıyla da ilginç bir sanatçıydı. Bu davranışlardan çoğu küçük öyküler oluşturdu müzik tarihinde… İşte bunlardan bir başkası; New York’ta çok zengin bir ailenin şölenine gecikerek gelen “maestro” salona girdiğinde ses büyüteçlerinden bir Beethoven senfonisinin yansıdığını duyar, “Molto bene, magnifico… Çok iyi mükemmel…” diye söylenir. Ev sahibesine yapıtı kimin yönettiğini sorup da hiç sevmediği biri olduğunu anlayınca da “Şarlatandır bu adam…” diye bağırıp sürdürür sözünü: “Ben her zaman söylerim herkes orkestra yönetebilir diye… İşte örneği…”.
Evet, değerli okurlarım, sanatçılar bu arada müzikçiler de insan… Onların da günlük yaşamda davranışları tüm insanlardan pek başka değil… Yalnız uzun yıllar aralarında bulunmuş, konuşup söyleşmiş bir sanatsever olarak gözlemlerimin sonucu bir yargımı açıklayacağım hemen; biraz kıskanç olur sanatçılar.
Müzikçilerin bazı davranışları ve sözleri kalmıştır anılarda… Bunları derleyen kitapların sayısı bir hayli kabarık… Ancak kitaplara geçmiş olanlar dışında da rastlanıyor bu tür anılara. Bunlardan ikisine yer verdim. İşte bu kez piyanistler konusunda birkaç anı… Yüzyılımızın büyük piyanistlerinden Arthur Schnabel 1930 yıllarında ders vermeye başlamış, bir toplantıda ders başına ne aldığı sorulduğunda şöyle yanıt vermiş: “On İsviçre Frangı alıyorum… Gerçi altı franga verdiğim dersler de var pek tavsiye etmem…”.
Çağımızın ilginç piyanistlerinden Viladimir Horowitz’in yıllar sonra tekrar sanat evrenine dönüşü özellikle orta yaşı aşkın müzikseverler arasında ilgiyle karşılandı. Horowitz, Arturo Toscanini’nin damadıydı ve kısa süre önce şöyle demişti: “Babadan müziği, kızından da erkekliği öğrendim.” Horowitz 1930’ların ünlüsüydü aslında… Konserlerinin biletleri kapışılıyor, bunlardan birine sahip olmak için meraklılar gişe önünde bütün gece bekleşiyorlardı. Yine böyle bir konserden önce New York’taki Carnegie Hall’ün gişesi önünde bütün bir kış gecesi konuşarak, söyleşerek bekleşenlere, yüzü atkıyla kapalı zayıf bir adam aras ıra çıkar sıcak çay ve kahve dağıtırmış… bir ara adamın atkısı aşağıya düşünce bekleşenler hayretten dona kalmıştır; çay ve kahve dağıtan kişi Horowitz’in ta kendisiymiş.
Piyanist Arthur Rubinstein’ın bir büstü New York’ta Carnegie Hall girişine konmuş, örtüyü kaldırması istenmiş. Rubinstein örtü kalktıktan sonra beliren büste bakıp şöyle demiş: “Büst hoşuma gitti… Neden derseniz bana benzemiyor ama nasıl olmayı istiyorsam öyle görünüyor…”.
1874 yılında doğan, uzun ve mutlu yaşamını 1954 yılında yitiren Amerikalı besteci Charles Ives, çağımızın müziğinde önemli yenileyiciler arasında sayılır… Örneğin “tonal dışı” müziğin, yarım seslerden de küçük aralıkları kullanışın, “poli ritmik” değişik türden ritim bileşimleri deneyinin “Yeni Viyana Okulu”nu oluşturan besteciler ve Alois Haba gibi Praglı devrimcilerden önce yürekli habercisi olmuştur Ives… Sanatçı uyuşumsuz düşünleri uyuşuma götürmek amacıyla çalışmış, çalgı müziği dağlarına kalıcı yapıtlar bırakmıştır. Onun bu türden yenilikçi veriminden hoşlanmayanlar alışılmış müzik yazması için baskı yapınca şöyle demiş sigortacılıktan milyoner besteci: “Ben sizin gibi duymuyorum sesleri… Benim yapıtımı dinlemekle kulaklarınız ters dönecek sanıyorsanız yanılıyorsunuz…”.
Yine Amerikalı çağdaş orkestra yöneticisi ve besteci Leonard Bernstein yapıp ettikleri ve dedikleriyle de tanınmıştır. Bir dostu orkestra yöneticiliğini neden sevdiğini sorduğunda şöyle der Bernstein: “Örneğin bir Beethoven senfonisi yönetirken insan nasıl didinip çırpınıyor biliyorsunuz. Bu didinmeler, çırpınmalar ve dövünmeler rahatlık sağlıyor, boşalıyorsunuz… Bu hareketleri sokakta yapsanız adamı apar topar tımarhaneye götürürler, konser salonunda üstelik bir de alkış alıyorsunuz… Şimdi anladınız mı neden bu mesleği seviyorum.”
Söz orkestra yöneticiliğinden açılmışken bir anı daha katalım. Yüzyılımızın ortalarında New York Filarmoni Orkestrası yöneticisi olan Arthur Rodzinsky gazeteden Fabian Sevitsky yönetimindeki bir açık hava konserinin radyodan yayınlanacağını öğrenince belirlenen saatte radyoyu açar Şostakoviç’in “5. Senfoni”si başlamıştır. Rodzinsky bir süre dinler, sonra başlar mırıldanmaya “Harika… Evet harika… Yapıtın tempo çizgisi sağlam… Sanırım Seviitsky benim plağımı incelemiş… Bu adamın yeteneğine hiç güvenim yoktu ama insanlar belli olmuyor… Büyük bir yöneticiymiş meğer…” Senfoni biter alkışlardan sonra anons yapılır; yağmur nedeniyle açık hava konseri gerçekleşememiş radyo, yapıtın Arthur Rodzinsky yönetimindeki plağını yayınlamıştır.
Şarkıcılar konusunda yazılıp anlatılanlar cilt cit kitap doldurur. İşte birkaç olay:
Müzik tarihinde en tatlı övgüyü Viyanalı müzik tenkitçisi Alfred Polgar yakın çağların operet yıldızı Fritzi Massary için yazmış… Leo Fall’ın “Madame Pompadour” adlı opereti ilk kez oynandıktan sonra gazetesinde şu tek cümleyle yargısını açıklamış Polgar: “Yapıtın notaları Leo Fall’ın ama müziği Fritzi Massary’nin…”
Şarkıcıların kendi aralarında birbirlerini eleştirmeleri de müzik tarihine geçen anılar arasında yer alıyor. “Otello” adlı operada Venedik’in Kıbrıs Valisi Kuzey Afrikalı kıskanç askeri oynayacak sanatçının hemen hemen Caruso’nunki gibi sese, Laurence Oliver benzeri oyun yeteneğine, boksör Muhammed Ali gibi bir yapıya sahip olması gerekir. Yakın geçmişte bu rolü en iyi yorumlayanlardan tenor Giovanni Martinelli aynı rolde bir Amerikalıyı dinledikten sonra; “Adam Otello’yu bir kamyon sürücüsü gibi söylüyor…” demiş, Martinelli’nin çok kibar bir sanatçı olduğunu bilen çevresindekilerin şaşkınlığını görünce de sözü şöyle değiştirmiş “Şey… Kamyon gibi söylüyor Otello’yu…”.
Çağımızın ünlü ses yıldızlarından Amerikalı soprano Beverly Sills tanınmış İtalyan soprano Renata Scotto’nun rolünü alması istenmiş. İlk giysili provada esmer Scotto’nun yapıtın bir sahnesinde giydiği altın lame giysiyi giymesi önerilince sarışın Sills kabul etmemiş, gümüş renkli giysi istemiş. İkinci giysili provada da Scotto’nun giysisi gelince bir makas alan Sills giysiyi koro üyelerinin alkışlarıyla kesebildiği kadar kesip parçalamış… Ve üçüncü provada gümüş renkli giysiye kavuşmuş… Bu olay yıllar öncesinden… Ama opera tarihine geçecek kuşkusuz…
KaynakFARUK YENER… Şu Eşsiz Müzik Sanatı…Cem Yayınevi / İst. 1990
Verdi'nin Anıları
VERDİ’NİN KENDİ KALEMİNDEN ANILARI
“Nisan başlarında küçük oğlum hastalandı. Doktorların sebebini çözemedikleri bu hastalık zavallı “bambino”mu, çaresiz annesinin kollarından çekti aldı. Talihsizlikler bununla bitmedi. Birkaç gün sonra da küçük kızım hastalandı ve onun hastalığı da ölümle sonuçlandı. Felaketin arkası kesilmiyordu. Bu kez de hayat arkadaşım menenjite tutuldu ve 18 Haziran 1840 günü evimden bir tabut daha çıktı.
Yapayalnız kalmıştım! Iki aydan kısa bir sürede, en değer verdiğim üç varlık, sonsuza kadar beni terketmişlerdi. Artık bir ailem yoktu ve üstüne üstlük, yapmış olduğum bir anlaşmayı bozmamak için, çektiğim acıları bir kenara bırakıp, bir komik opera yazmak zorundaydım. “Un Giorno di Rengo”, çok başrısız oldu. Bu başarısızlığın sorumluluğu büyük ölçüde müzikteydi; ancak sahnelemenin de yetersizliğinin de payı olduğuna inanıyorum. Peşpere gelen felaketlerin esir aldığı ruhum, artık sanatla da avunmuyordu. Operamın uğradığı başarısızlık beni, artık beste yapmamaya yöneltti… Hatta mühendis Pasetti’ye bir mektup yazıp, Marelli’nin kontratımı iptal etmesi için aracı olmasını istedim. Zaten, “Un Giorno di Rengo” fiyaskosundan sonra, beni arayıp sordukları da yoktu.
Marelli beni çağırttı ve kaprisli bir çocukmuşum gibi davrandı. Bir tek başarısızlık yüzünden, benim, sanatımdan kopmama izin vermezmiş vs. vs… Yine de şöyle eklemeyi ihmal etmedi. “Bak Verdi, sana zorla beste yaptıramam. Sana olan güvenim hiç azalmadı. Kim bilir, belki bir gün yine kalemi eline alacaksın, eğer böyle bir şey olursa, sezon başlamdan iki ay önce bana haber göndermek yeterli. Söz veriyorum, bana getirdiğin opera, o sezon sahnelenecek.”
Ona teşekkür ettim, fakat sözleri kararımı değiştirmedi. Anlaşmamı alıp oradan ayrıldım.
Milano’da, Corsia dé Servi yakınlarında bir eve taşındım. Müziği tamamen aklımdan çıkarmıştım. Fakat bir kış akşamı, Cristoforis galerisinden çıkarken, tiyatroya gitmekte olan Merelli’yle karşılaştım. Lapa lapa kar yağıyordu ve Merelli koluma girerek, La Scala’daki ofisine kadar ona eşlik etmemi rica etti. Yolda bana, sahneye koyması gereken bir operayla başının belada olduğunu söyledi. Operayı yazması için Otto Nicolai ile anlaşmıştı ama, Nicolai, librettoyu beğenmiyordu.
“Solera’nın nefis librettosu” diyordu Merelli. “Kusursuz! Olağanüstü!... Şahane bir dramatizasyon, şairane, sürükleyici! Ama şu inatçı Nicolai yok mu, bir türlü beğenmiyor. Başka bir libretto bulmak için neler vrmezdim ki!...”
“Sana yardımcı olacağım” dedim. “Il Peosticco’yu benim için yazdırmamış mıydın? Ben de bir tek nota yazmamış, istediğini yapman için librettoyu sana bırakmıştım.”
“Tabii, nasıl da unuttum. İyi ki hatırlattın.“ Böyle konuşarak tiyatroya vardık. Merelli, librettonun bir kopyasını aratırken, kendisi başka bir kopya buldu ve bana uzatarak: “Şimdi onu bırak da buna bak. Solera’nın başka bir librettosu! Olağanüstü bir yapıt, al da oku…”
“Allah aşkına ne yapmamı istiyorsun? Şu anda bir libretto okumaya hiç niyetim yok.”
“Okumakla birşey kaybetmezsin. Hele bir oku, sana fikrini sorarım.” dedi ve o zamanlar adet olduğu gibi, büyük harflerle yazılmış kocaman cildi elime tutuşturdu. Cildi koltuğumun altına sıkıştırıp Merelli’den ayrıldım.
Yürüten, anlaşılmaz bir huzursuzluğun içimi kapladığını hissettim. Yüreğim birden derin bir kedere boğuldu. Odama girdiğimde, cildi sinirle masanın üzerine fırlattım ve ne yapacağımı bilmeden bir süre orada dikildim. Masanın üzerine düşen cilt açılmıştı ve nedense gözlerim aşağıdaki dizeye takıldı: “Va Pensiero sull’a li dorate.” (Düşüncelerim yaldızlı kanatlar takıp uçsunlar.)
Sonraki dizeleri sabırsızlıkla okumaya başladım. Her kıta beni daha çok etkiliyordu. Önce bir parça okudum, sonra biraz daha…
Bir daha beste yapmamak için verdiğim karara şimdi sadık kalmak için, kendimi zorluyordum. Sonunda kitabı kapattım ve yattım. Fakat bir türlü uyku tutmuyordu. “NABUCCO” kafamın içinde dönüp duruyordu. Kalktım ve librettoyu bir değil, iki değil, tam üç kez okudum. Gün ağardığında Solare’nin şiirini baştan sona aklıma yazmıştım.
Bütün bunlara rağmen, beste yapmama konusundaki kararımı değiştirmeye hiç niyetim yoktu. Librettoyu geri vermek için, o gün Merelli’ye uğradım.
“Güzel değil mi?” dedi. “Evet çok güzel.” diye yanıtladım. “Öyleyse bestele…”
“Hiç öyle bir niyetim yok.“
“Sana bestele dedim tamam mı?” dedi ve librettoyu aldı, pardösömün ceplerinden birine tepiştirdi, beni omuzlarımdan tutup odasından çıkardı, bununla da kalmayıp, kapıyı suratıma çarptı ve kilitledi.
Ne yapacağımı şaşırmıştım. “Nabucco” cebimde odama döndüm. Bir gün bir kıta, bazen bir nota, bazen bir ölçü, derken operayı tamamladım…”
Kaynak
Boyut Müzik… Klasik Müzik Koleksiyonu Cilt 19
“Nisan başlarında küçük oğlum hastalandı. Doktorların sebebini çözemedikleri bu hastalık zavallı “bambino”mu, çaresiz annesinin kollarından çekti aldı. Talihsizlikler bununla bitmedi. Birkaç gün sonra da küçük kızım hastalandı ve onun hastalığı da ölümle sonuçlandı. Felaketin arkası kesilmiyordu. Bu kez de hayat arkadaşım menenjite tutuldu ve 18 Haziran 1840 günü evimden bir tabut daha çıktı.
Yapayalnız kalmıştım! Iki aydan kısa bir sürede, en değer verdiğim üç varlık, sonsuza kadar beni terketmişlerdi. Artık bir ailem yoktu ve üstüne üstlük, yapmış olduğum bir anlaşmayı bozmamak için, çektiğim acıları bir kenara bırakıp, bir komik opera yazmak zorundaydım. “Un Giorno di Rengo”, çok başrısız oldu. Bu başarısızlığın sorumluluğu büyük ölçüde müzikteydi; ancak sahnelemenin de yetersizliğinin de payı olduğuna inanıyorum. Peşpere gelen felaketlerin esir aldığı ruhum, artık sanatla da avunmuyordu. Operamın uğradığı başarısızlık beni, artık beste yapmamaya yöneltti… Hatta mühendis Pasetti’ye bir mektup yazıp, Marelli’nin kontratımı iptal etmesi için aracı olmasını istedim. Zaten, “Un Giorno di Rengo” fiyaskosundan sonra, beni arayıp sordukları da yoktu.
Marelli beni çağırttı ve kaprisli bir çocukmuşum gibi davrandı. Bir tek başarısızlık yüzünden, benim, sanatımdan kopmama izin vermezmiş vs. vs… Yine de şöyle eklemeyi ihmal etmedi. “Bak Verdi, sana zorla beste yaptıramam. Sana olan güvenim hiç azalmadı. Kim bilir, belki bir gün yine kalemi eline alacaksın, eğer böyle bir şey olursa, sezon başlamdan iki ay önce bana haber göndermek yeterli. Söz veriyorum, bana getirdiğin opera, o sezon sahnelenecek.”
Ona teşekkür ettim, fakat sözleri kararımı değiştirmedi. Anlaşmamı alıp oradan ayrıldım.
Milano’da, Corsia dé Servi yakınlarında bir eve taşındım. Müziği tamamen aklımdan çıkarmıştım. Fakat bir kış akşamı, Cristoforis galerisinden çıkarken, tiyatroya gitmekte olan Merelli’yle karşılaştım. Lapa lapa kar yağıyordu ve Merelli koluma girerek, La Scala’daki ofisine kadar ona eşlik etmemi rica etti. Yolda bana, sahneye koyması gereken bir operayla başının belada olduğunu söyledi. Operayı yazması için Otto Nicolai ile anlaşmıştı ama, Nicolai, librettoyu beğenmiyordu.
“Solera’nın nefis librettosu” diyordu Merelli. “Kusursuz! Olağanüstü!... Şahane bir dramatizasyon, şairane, sürükleyici! Ama şu inatçı Nicolai yok mu, bir türlü beğenmiyor. Başka bir libretto bulmak için neler vrmezdim ki!...”
“Sana yardımcı olacağım” dedim. “Il Peosticco’yu benim için yazdırmamış mıydın? Ben de bir tek nota yazmamış, istediğini yapman için librettoyu sana bırakmıştım.”
“Tabii, nasıl da unuttum. İyi ki hatırlattın.“ Böyle konuşarak tiyatroya vardık. Merelli, librettonun bir kopyasını aratırken, kendisi başka bir kopya buldu ve bana uzatarak: “Şimdi onu bırak da buna bak. Solera’nın başka bir librettosu! Olağanüstü bir yapıt, al da oku…”
“Allah aşkına ne yapmamı istiyorsun? Şu anda bir libretto okumaya hiç niyetim yok.”
“Okumakla birşey kaybetmezsin. Hele bir oku, sana fikrini sorarım.” dedi ve o zamanlar adet olduğu gibi, büyük harflerle yazılmış kocaman cildi elime tutuşturdu. Cildi koltuğumun altına sıkıştırıp Merelli’den ayrıldım.
Yürüten, anlaşılmaz bir huzursuzluğun içimi kapladığını hissettim. Yüreğim birden derin bir kedere boğuldu. Odama girdiğimde, cildi sinirle masanın üzerine fırlattım ve ne yapacağımı bilmeden bir süre orada dikildim. Masanın üzerine düşen cilt açılmıştı ve nedense gözlerim aşağıdaki dizeye takıldı: “Va Pensiero sull’a li dorate.” (Düşüncelerim yaldızlı kanatlar takıp uçsunlar.)
Sonraki dizeleri sabırsızlıkla okumaya başladım. Her kıta beni daha çok etkiliyordu. Önce bir parça okudum, sonra biraz daha…
Bir daha beste yapmamak için verdiğim karara şimdi sadık kalmak için, kendimi zorluyordum. Sonunda kitabı kapattım ve yattım. Fakat bir türlü uyku tutmuyordu. “NABUCCO” kafamın içinde dönüp duruyordu. Kalktım ve librettoyu bir değil, iki değil, tam üç kez okudum. Gün ağardığında Solare’nin şiirini baştan sona aklıma yazmıştım.
Bütün bunlara rağmen, beste yapmama konusundaki kararımı değiştirmeye hiç niyetim yoktu. Librettoyu geri vermek için, o gün Merelli’ye uğradım.
“Güzel değil mi?” dedi. “Evet çok güzel.” diye yanıtladım. “Öyleyse bestele…”
“Hiç öyle bir niyetim yok.“
“Sana bestele dedim tamam mı?” dedi ve librettoyu aldı, pardösömün ceplerinden birine tepiştirdi, beni omuzlarımdan tutup odasından çıkardı, bununla da kalmayıp, kapıyı suratıma çarptı ve kilitledi.
Ne yapacağımı şaşırmıştım. “Nabucco” cebimde odama döndüm. Bir gün bir kıta, bazen bir nota, bazen bir ölçü, derken operayı tamamladım…”
Kaynak
Boyut Müzik… Klasik Müzik Koleksiyonu Cilt 19
4 Ağustos 2008 Pazartesi
BİLİNMEYEN YÖNLERİYLE BEETHOVEN
BİLİNMEYEN YÖNLERİYLE BEETHOVEN
PANCAR TARLALI LUDWİG
Hollandalıların soyadı olarak, kökenlerinin bağlı olduğu yerin adını alma alışkanlığı vardır. Bu adın başına da Almanların “von”u ile karıştırılan ve bir soyluluk işareti sanılabilecek “van”ı koyuyorlardı. Hollanda’da pek çok kasaba ve köyün adı, “avlu” anlamına gelen “hoven” sözcüğü ile biter. Maastricht ve eski Liége arasında ise, Flamanca’da “pancar tarlaları” anlamına gelen Bettenhoven köyü bulunur. Doğal olarak “van Bettenhoven”lar da vardır tabi. Fakat 1650’ye doğru, artık soyadları kısalmıştı:
“Van Beethoven”.
MÜZİKTEN NEFRET ETMİŞTİ
Ayyaş baba Johann, gözü yükseklerde olan bir adamdı. Oğlunun müziğe ilgisini keşfedince büyük bir hırsa kapıldı. Kendi elde edemediği ünü ve parayı yetenekli oğlunun kazanmasını, onun yeni bir Mozart olmasını istiyordu. Oğlunu eğitmek için çok sert, çılgın ve zalim bir yöntem uygulamaya başladı. 4 yaşındaki çocuğu saatlerce klavsen başında tutar, geceleri eve ayık gelirse, onu uykudan kaldırıp sabahlara kadar çalıştırırdı. Çocuk, yorgunluk, uykusuzluk ve soğuktan ötürü hata yaptığı zaman ise dayak başlardı. Beethoven, daha sonra açıkça söylediği gibi müzikten öylesine nefret etmiş ki, bu işten vazgeçmeyi bile düşünmüştür.İyi ki bu düşüncesini gerçekleştirmemiş...
MUTSUZ ÇOCUKLUK
Beethoven mutsuz bir çocukluk geçirdi. Yoksul bir evde sarhoş bir babayla, kasları ağrıyana ve yorgunluktan başı dönene kadar piyano başında esaretle geçiyordu günleri. Yapılan hatalar için dayak vardı ama, başarılı bir ders sonunda hiç güzel söz duymadı. Işin kötüsü hiç arkadaşı yoktu. Çirkin bir çocuktu. Davranışları ve giyimi dağınık ve pasaklıydı. Son derece sakardı. Olağanüstü duygusal ve utangaçtı. Yaşıtları ondan uzak dururlar, oda onlara yanaşmazdı. Bu yüzden çocuk oyunlarının anlamını hiç öğrenemedi. Hayatındaki tek sıcaklık annesinden geldi. Annesinin yumuşaklığı, sevecenliği, sabır ve anlayışı, babasının zalimliğini bir ölçüde telafi ediyordu.
NASIL BİR ADAMDI?
Bu konuda çağdaşlarının anlattıkları çok değişiktir ve birbirleriyle çelişmektedir. Kimine göre Beethoven az konuşan, somurtuk bir adamdı. Kimi onu derbeder bulur; kimi de çok şık giyindiğini söylerdi. Birçok kişi onu insanlardan kaçan, içine kapanık bir adam olarak görür, başkalarıysa samimi, açık kalpli bulurdu. Onu dinlenme, eğlenme saatlerinde görenler için, çok neşeli, hoşsohpet, şakacı bir adamdı. Kafasına denk arkadaşları, ahbapları arasında ruhuna uygun bir hava bulunca güler, söyler, halinden pek memnun görünürdü.
HASTALIK KOLEKSİYONU
Beethoven, Goethe ile karşılaştığı Tepliz’e ünlü kaplıca sularında tedavi olmak için gitmişti. Peki hangi hastalığın tedavisi için? Bazı kaynaklara göre, besteci geçirdiği şiddetli bir sinir krizinden sonra dinlenmek, biraz kendini toparlamak için gitmişti oraya. Aslında, nöro-psikiyatr ve psikanalist Edward Larkin’in son çalışmaları sayesinde bugün, Beethoven’in kolit, romatizma, romatizmal ateş, cilt hastalıkları, çıbanlar, bitip tükenmez enfeksiyonlar, göz yangısı, tansiyon ve dejeneratif tipte damar hastalıklarından muzdarip olduğunu biliyoruz. Wegeler’in anlattığına göre, 1807 yılında Beethoven, bir çıban yüzünden neredeyse bir parmağını kaybediyordu. 1808’de yine bir çıban yüzünden çenesinin şekli bozuldu ve 1813’de ayağındaki bir enfeksiyon ateşini öyle yükseltti ki, tüm duyularını kaybedebilirdi.
DOSTLARININ ARASINDA
Sanatçıların toplantı yerleri olan lokanta ve gazinolarda Beethoven’a sık sık rastlanırdı. Bir iki kadeh içki içtiği de olurdu, ama içkiyi hiç bir zaman aşırıya vardırmamıştı. Bir arkadaşına yazdığı mektupta, “İçki yaratma gücümü arttırıyorsa da, içime bir sıkıntı veriyor” demişti. Beethoven lokantaya gidince bir masaya oturur, bira getirtir, gözlerini yumarak koca piposunu tüttürürdü. Bir dostu yanına gelip de omzuna dokununca rüyadan uyanır gibi gözlerini açar, konuşma defterini uzatır, yüksek sesle, sormak istediğini oraya yazmasını söylerdi. Siyaset hakkında konuşmayı severdi. Çok kitap okuduğu için her konuda geniş bilgisi vardı.
BEETHOVEN ALKOLİK MİYDİ?
Beethoven’in ölümünden hemen sonra alkolik olduğu söylentisi yayıldı. Herhangi bir dayanaktan yoksun, çok tuhaf bir söylentiydi bu. Anton Schindler, bestecinin çok az alkol aldığını ve soğuk kaynak suyunu çok sevdiğini anlatır.
Beethoven’in sevdiği asıl içki kahveydi. Alkolik söylentisine inananlar, bestecinin sirozdan öldüğünü ve hayatının son yıllarında yüzünün yaygın bir kızartıyla lekelenmiş olmasını kanıt olarak ileri sürüyorlardı. Oysa birazcık şarap yada bira içtikten sonra beste yapamadığını biliyoruz.
SAĞIRLIĞI NASIL FARK EDİLDİ?
1796 yılında bir konserin sonunda Beethoven tuhaf bir olayla karşılaştı. Alkışlar kesildiği halde kulakları, beyni uğulduyor, çağlayan sesi gibi bir gürültü duyuyordu. Sonra ona söylenenleri pek iyi duymadığını fark etti. Anlamıştı. Daha önce hafiften hafife başlamış olan sağırlığı artmıştı.
1801 yılında bir akşam, Viyana’da bir arkadaş toplantısında piyano çalıyordu. Dinleyenler bir ara şaşırıp kaldılar, birbirlerine baktılar. Beethoven’in parmakları oynadığı halde piyanodan hiç ses çıkmıyordu. Dikkatle bakınca gördüler ki, bestecinin parmakları tuşlara değiyor ama basmıyordu. Bunu, hasta olmasına, belki de ellerinden rahatsız olmasına yordular. Gerçekte ise, bestecinin sağırlığı birden artmıştı. Piyanoya bakmadan çaldığı için parmaklarının tuşlara hafifçe dokunduğunu, duymadığı içinde piyanodan ses çıkıp çıkmadığını fark etmemişti. Durumu sonradan anladı. Bir arkadaşına yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Senin Beethoven’in korkunç bir felakete uğramış bulunuyor. Şunu bil ki, en değerli yanım, işitme duyum bozuldu… Gittikçe de artıyor. Kim bilir, belki de hiç düzelmeyecek…”
Beethoven bestelerini yaparken dişlerinin arasına bir çubuk alıp piyanoya dayıyor, böylece ses titreşimlerini duyuyordu.
Beethoven’in sağırlığının neden ileri geldiği geniş bir tartışma konusu olmuştur. Bestecinin çağdaşları bunun, babasının ayyaşlığından, annesinin veremli oluşundan ileri geldiğini öne sürmüşlerse de günümüzün doktorları, iç kulak kemiklerinin kireçlenmesine yoruyorlar. Bugün böyle bir kusur ameliyatla düzeltilebiliyor…
BEETHOVEN “AKIL SAHİBİ”
Beethoven, akrabalarına da dostlarına olduğu gibi haşin davranıyor, sevgisini sert davranışlarla gizlemeye çalışıyordu. Başarılı bir işadamı olan kardeşi Johann övünmekten hoşlanırdı. Büyük bir arazi satın aldığnı herkesin öğrenmesini istediği için kartvizitine “Johann van Beethoven – Toprak sahibi” yazdırmış, bir tane de ağabeyine göndermişti. Beethoven de kartın arkasına bir şey yazdı. “Ludwig van Beethoven – Akıl sahibi”.
BEETHOVEN’İN BİR GÜNÜ
Beethoven yaz kış erken kalkardı. Yüksek kuştüyü yatağından iner inmez çalışma masasının başına geçer, aklına gelen bir melodi yazar, ya da o gece yarım bıraktığı besteyi gözden geçirirdi. Sıkıntılı, dertli günlerinde traş olmadığı, elini yüzünü iyi yıkamadığı, yakalık değiştirmediği olursa da keyfi yerinde olduğu zamanlar temizliğe o devirde pek az rastlanacak kadar düşkündü. Yalnız, koku kullanmayı pek sevmezdi. Oysa o devirde birçok kişi iyi yıkanmaz, bunun yerine kokular sürünürdü. Sonra kahve faslı başlardı. Beethoven kahvesini kendi eliyle hazırlardı. Kahvedanlığın içine kahve tanelerini birer birer sayarak koyardı. 70 tane olacaktı. Kahvaltıdan sonra yine masasının ya da piyanosunun başına geçerdi. Sonra çalışmasına ara verir, yürüyüşe çıkardı. Hava iyiyse kırlara uzanır, yağmurluysa şehirde dolaşırdı. Vitrinlere baka baka, ağır ağır yürür, özellikle antika eşyayı büyük bir merakla seyrederdi.
Gezintiden döndükten sonra yine çalışmaya koyulurdu. Canı istediği zaman yemek yerdi. Iyi yemeğe düşkündü. Öğleden sonra birkaç saat daha çalışır, sonra da kırlarda dolaşmaya çıkardı. Akşam yemeğinin saati yoktu. Akşamları çok az şey yer, çoğunlukla yalnızca çorba içerdi. Gece yine çalışır, Goethe, Schiller, Homeros, Plata, Shakespeare gibi sevdiği yazarlardan bir kaç sayfa okurdu.
ESERLERİNDE “TÜRK” ETKİSİ
Beethoven’in eserlerinde Türk etkisine rastlanır. Oyun yazarı August Kotzebue “Atina Harabeleri” adlı oyunu için müzik isteyince Yunanistan’da Türk egemenliğine dayalı konusu nedeniyle kente uzaktan yaklaşan bir yeniçeri marşı eklemiştir. Ayrıca 9. Senfoni’nin son bölümünde tenorun yiğitliği öven şarkısına ziller ve başka vurma çalgılarla bir mehter marşı katılır. “Wellington’un Zaferi” adlı düşük düzeyli eserde ise gene mehter renklerine rastlanır.
BEETHOVEN YÖNETMENİN
DAYANILMAZ AĞIRLIĞI
Jullien adında ilginç bir orkestra şefi vardı. Beethoven’a olan hayranlığını kendine özgü bir yolla gösteriyordu. Onun bir eserini yönetmek üzere sahneye her çıkışında, gümüş bir tepsi üzerinde, oğlak derisi eldivenler getirdirdi. Seyirci konserin başlamasını beklerken, törensel bir edayla eldivenleri giyer ve mücevherlerle bezeli batonuyla müziği başlatırdı.
Kaynak
Boyut Müzik... Klasik Müzik Koleksiyonu Cilt 4
PANCAR TARLALI LUDWİG
Hollandalıların soyadı olarak, kökenlerinin bağlı olduğu yerin adını alma alışkanlığı vardır. Bu adın başına da Almanların “von”u ile karıştırılan ve bir soyluluk işareti sanılabilecek “van”ı koyuyorlardı. Hollanda’da pek çok kasaba ve köyün adı, “avlu” anlamına gelen “hoven” sözcüğü ile biter. Maastricht ve eski Liége arasında ise, Flamanca’da “pancar tarlaları” anlamına gelen Bettenhoven köyü bulunur. Doğal olarak “van Bettenhoven”lar da vardır tabi. Fakat 1650’ye doğru, artık soyadları kısalmıştı:
“Van Beethoven”.
MÜZİKTEN NEFRET ETMİŞTİ
Ayyaş baba Johann, gözü yükseklerde olan bir adamdı. Oğlunun müziğe ilgisini keşfedince büyük bir hırsa kapıldı. Kendi elde edemediği ünü ve parayı yetenekli oğlunun kazanmasını, onun yeni bir Mozart olmasını istiyordu. Oğlunu eğitmek için çok sert, çılgın ve zalim bir yöntem uygulamaya başladı. 4 yaşındaki çocuğu saatlerce klavsen başında tutar, geceleri eve ayık gelirse, onu uykudan kaldırıp sabahlara kadar çalıştırırdı. Çocuk, yorgunluk, uykusuzluk ve soğuktan ötürü hata yaptığı zaman ise dayak başlardı. Beethoven, daha sonra açıkça söylediği gibi müzikten öylesine nefret etmiş ki, bu işten vazgeçmeyi bile düşünmüştür.İyi ki bu düşüncesini gerçekleştirmemiş...
MUTSUZ ÇOCUKLUK
Beethoven mutsuz bir çocukluk geçirdi. Yoksul bir evde sarhoş bir babayla, kasları ağrıyana ve yorgunluktan başı dönene kadar piyano başında esaretle geçiyordu günleri. Yapılan hatalar için dayak vardı ama, başarılı bir ders sonunda hiç güzel söz duymadı. Işin kötüsü hiç arkadaşı yoktu. Çirkin bir çocuktu. Davranışları ve giyimi dağınık ve pasaklıydı. Son derece sakardı. Olağanüstü duygusal ve utangaçtı. Yaşıtları ondan uzak dururlar, oda onlara yanaşmazdı. Bu yüzden çocuk oyunlarının anlamını hiç öğrenemedi. Hayatındaki tek sıcaklık annesinden geldi. Annesinin yumuşaklığı, sevecenliği, sabır ve anlayışı, babasının zalimliğini bir ölçüde telafi ediyordu.
NASIL BİR ADAMDI?
Bu konuda çağdaşlarının anlattıkları çok değişiktir ve birbirleriyle çelişmektedir. Kimine göre Beethoven az konuşan, somurtuk bir adamdı. Kimi onu derbeder bulur; kimi de çok şık giyindiğini söylerdi. Birçok kişi onu insanlardan kaçan, içine kapanık bir adam olarak görür, başkalarıysa samimi, açık kalpli bulurdu. Onu dinlenme, eğlenme saatlerinde görenler için, çok neşeli, hoşsohpet, şakacı bir adamdı. Kafasına denk arkadaşları, ahbapları arasında ruhuna uygun bir hava bulunca güler, söyler, halinden pek memnun görünürdü.
HASTALIK KOLEKSİYONU
Beethoven, Goethe ile karşılaştığı Tepliz’e ünlü kaplıca sularında tedavi olmak için gitmişti. Peki hangi hastalığın tedavisi için? Bazı kaynaklara göre, besteci geçirdiği şiddetli bir sinir krizinden sonra dinlenmek, biraz kendini toparlamak için gitmişti oraya. Aslında, nöro-psikiyatr ve psikanalist Edward Larkin’in son çalışmaları sayesinde bugün, Beethoven’in kolit, romatizma, romatizmal ateş, cilt hastalıkları, çıbanlar, bitip tükenmez enfeksiyonlar, göz yangısı, tansiyon ve dejeneratif tipte damar hastalıklarından muzdarip olduğunu biliyoruz. Wegeler’in anlattığına göre, 1807 yılında Beethoven, bir çıban yüzünden neredeyse bir parmağını kaybediyordu. 1808’de yine bir çıban yüzünden çenesinin şekli bozuldu ve 1813’de ayağındaki bir enfeksiyon ateşini öyle yükseltti ki, tüm duyularını kaybedebilirdi.
DOSTLARININ ARASINDA
Sanatçıların toplantı yerleri olan lokanta ve gazinolarda Beethoven’a sık sık rastlanırdı. Bir iki kadeh içki içtiği de olurdu, ama içkiyi hiç bir zaman aşırıya vardırmamıştı. Bir arkadaşına yazdığı mektupta, “İçki yaratma gücümü arttırıyorsa da, içime bir sıkıntı veriyor” demişti. Beethoven lokantaya gidince bir masaya oturur, bira getirtir, gözlerini yumarak koca piposunu tüttürürdü. Bir dostu yanına gelip de omzuna dokununca rüyadan uyanır gibi gözlerini açar, konuşma defterini uzatır, yüksek sesle, sormak istediğini oraya yazmasını söylerdi. Siyaset hakkında konuşmayı severdi. Çok kitap okuduğu için her konuda geniş bilgisi vardı.
BEETHOVEN ALKOLİK MİYDİ?
Beethoven’in ölümünden hemen sonra alkolik olduğu söylentisi yayıldı. Herhangi bir dayanaktan yoksun, çok tuhaf bir söylentiydi bu. Anton Schindler, bestecinin çok az alkol aldığını ve soğuk kaynak suyunu çok sevdiğini anlatır.
Beethoven’in sevdiği asıl içki kahveydi. Alkolik söylentisine inananlar, bestecinin sirozdan öldüğünü ve hayatının son yıllarında yüzünün yaygın bir kızartıyla lekelenmiş olmasını kanıt olarak ileri sürüyorlardı. Oysa birazcık şarap yada bira içtikten sonra beste yapamadığını biliyoruz.
SAĞIRLIĞI NASIL FARK EDİLDİ?
1796 yılında bir konserin sonunda Beethoven tuhaf bir olayla karşılaştı. Alkışlar kesildiği halde kulakları, beyni uğulduyor, çağlayan sesi gibi bir gürültü duyuyordu. Sonra ona söylenenleri pek iyi duymadığını fark etti. Anlamıştı. Daha önce hafiften hafife başlamış olan sağırlığı artmıştı.
1801 yılında bir akşam, Viyana’da bir arkadaş toplantısında piyano çalıyordu. Dinleyenler bir ara şaşırıp kaldılar, birbirlerine baktılar. Beethoven’in parmakları oynadığı halde piyanodan hiç ses çıkmıyordu. Dikkatle bakınca gördüler ki, bestecinin parmakları tuşlara değiyor ama basmıyordu. Bunu, hasta olmasına, belki de ellerinden rahatsız olmasına yordular. Gerçekte ise, bestecinin sağırlığı birden artmıştı. Piyanoya bakmadan çaldığı için parmaklarının tuşlara hafifçe dokunduğunu, duymadığı içinde piyanodan ses çıkıp çıkmadığını fark etmemişti. Durumu sonradan anladı. Bir arkadaşına yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Senin Beethoven’in korkunç bir felakete uğramış bulunuyor. Şunu bil ki, en değerli yanım, işitme duyum bozuldu… Gittikçe de artıyor. Kim bilir, belki de hiç düzelmeyecek…”
Beethoven bestelerini yaparken dişlerinin arasına bir çubuk alıp piyanoya dayıyor, böylece ses titreşimlerini duyuyordu.
Beethoven’in sağırlığının neden ileri geldiği geniş bir tartışma konusu olmuştur. Bestecinin çağdaşları bunun, babasının ayyaşlığından, annesinin veremli oluşundan ileri geldiğini öne sürmüşlerse de günümüzün doktorları, iç kulak kemiklerinin kireçlenmesine yoruyorlar. Bugün böyle bir kusur ameliyatla düzeltilebiliyor…
BEETHOVEN “AKIL SAHİBİ”
Beethoven, akrabalarına da dostlarına olduğu gibi haşin davranıyor, sevgisini sert davranışlarla gizlemeye çalışıyordu. Başarılı bir işadamı olan kardeşi Johann övünmekten hoşlanırdı. Büyük bir arazi satın aldığnı herkesin öğrenmesini istediği için kartvizitine “Johann van Beethoven – Toprak sahibi” yazdırmış, bir tane de ağabeyine göndermişti. Beethoven de kartın arkasına bir şey yazdı. “Ludwig van Beethoven – Akıl sahibi”.
BEETHOVEN’İN BİR GÜNÜ
Beethoven yaz kış erken kalkardı. Yüksek kuştüyü yatağından iner inmez çalışma masasının başına geçer, aklına gelen bir melodi yazar, ya da o gece yarım bıraktığı besteyi gözden geçirirdi. Sıkıntılı, dertli günlerinde traş olmadığı, elini yüzünü iyi yıkamadığı, yakalık değiştirmediği olursa da keyfi yerinde olduğu zamanlar temizliğe o devirde pek az rastlanacak kadar düşkündü. Yalnız, koku kullanmayı pek sevmezdi. Oysa o devirde birçok kişi iyi yıkanmaz, bunun yerine kokular sürünürdü. Sonra kahve faslı başlardı. Beethoven kahvesini kendi eliyle hazırlardı. Kahvedanlığın içine kahve tanelerini birer birer sayarak koyardı. 70 tane olacaktı. Kahvaltıdan sonra yine masasının ya da piyanosunun başına geçerdi. Sonra çalışmasına ara verir, yürüyüşe çıkardı. Hava iyiyse kırlara uzanır, yağmurluysa şehirde dolaşırdı. Vitrinlere baka baka, ağır ağır yürür, özellikle antika eşyayı büyük bir merakla seyrederdi.
Gezintiden döndükten sonra yine çalışmaya koyulurdu. Canı istediği zaman yemek yerdi. Iyi yemeğe düşkündü. Öğleden sonra birkaç saat daha çalışır, sonra da kırlarda dolaşmaya çıkardı. Akşam yemeğinin saati yoktu. Akşamları çok az şey yer, çoğunlukla yalnızca çorba içerdi. Gece yine çalışır, Goethe, Schiller, Homeros, Plata, Shakespeare gibi sevdiği yazarlardan bir kaç sayfa okurdu.
ESERLERİNDE “TÜRK” ETKİSİ
Beethoven’in eserlerinde Türk etkisine rastlanır. Oyun yazarı August Kotzebue “Atina Harabeleri” adlı oyunu için müzik isteyince Yunanistan’da Türk egemenliğine dayalı konusu nedeniyle kente uzaktan yaklaşan bir yeniçeri marşı eklemiştir. Ayrıca 9. Senfoni’nin son bölümünde tenorun yiğitliği öven şarkısına ziller ve başka vurma çalgılarla bir mehter marşı katılır. “Wellington’un Zaferi” adlı düşük düzeyli eserde ise gene mehter renklerine rastlanır.
BEETHOVEN YÖNETMENİN
DAYANILMAZ AĞIRLIĞI
Jullien adında ilginç bir orkestra şefi vardı. Beethoven’a olan hayranlığını kendine özgü bir yolla gösteriyordu. Onun bir eserini yönetmek üzere sahneye her çıkışında, gümüş bir tepsi üzerinde, oğlak derisi eldivenler getirdirdi. Seyirci konserin başlamasını beklerken, törensel bir edayla eldivenleri giyer ve mücevherlerle bezeli batonuyla müziği başlatırdı.
Kaynak
Boyut Müzik... Klasik Müzik Koleksiyonu Cilt 4
Modern Caz
1940'lı yıllarda cazda önemli değişiklikler olmaya başladı. Cazın insanlan eğlendirme amacına ters düşen bu değişimler, cazın çok farklı bir yöne kaydığı yorumlarına neden olsa da asıl değişim insanlann psikolojisindeydi.
Benny Goodman bir dans gecesinde çalarken insanları dans ettiremedi. İnsanlar artık bu müziği çok duymuş ve dinlemeye başlamışlardı. İsmini hatırlamadığım eski bir Amerikan filminde de sahnelenen bu olay, insanların psikolojik değişimlerini çok güzel gösteriyor.
Müzisyenler daha iyi eğitim almaya başlamışlardı. Daha çok müzik yapmak, daha uzun sololar atmak istiyorlardı. Louis'in açtığı yolla soloculann kalitesi yükselmişti. Swing dönemi, caz orkestralarında istedikleri solo olanaklarını bulamıyor, yaptıklaı en ufak değişikliklerle eleştiri oklarına hedef oluyorlardı. Thelenious Monk, çalıştığı orkestrada "zombi müziği" yapmakla suçlanmış, Dizzy Gillespie ise Cob Collabay'ın orkestrasında "benim orkestramda bu Çin müziğini çalmaktan vazgeç!" sözleriyle azarlanmıştı.
İkinci Dünya Savaşı insanlarda büyük huzursuzluk yaratmıştı. Zenciler üzerindeki baskı tekrar artmıştı. Sidney Beckefın Fransa'ya gidişi ile ilgili hikayeden bahsetmek lazım. Gemiden iner inmez ilk iş kendine bir ayna almış. Renginin değişip değişmediğini kontrol edip halen zenci olduğunu görünce şaşkınlığım; "İnanılacak gibi değil, hem zenci olacaksın hem de herkes tarafmdan insan muamelesi göreceksin!" sözleri ile ifade etmiş. Sanınm durumu daha net ortaya koyan bir olay olamaz.
Cazın merkezi ise New York'a kaymıştı. Radyo sektörünün gelişimi ve gece klübü sayısındaki artış neden olmuştu bu kaymaya. Savaş sonrası zaten iş bulmakta zorlanan insanlar, özellikle de müzisyenler için büyük bir firsattı bu.
Barlar özellikle Harlem'de, 52. caddede toplanmıştı. Dans geceleri ve Swing konserleri gece yarısına doğru son buluyor, iyi çocuklar bu saatten sonra evlerine dönerken, kötüler barlara gidiyordu. En çok ilgi gören barlar, bir caz orkestrasının da aranjörlüğünü yapan Teddy Hill'in işlettiği Minton's Playhouse ve Clark Monroe'nun sahibi olduğu Monroe's Uptown House'du. Bu iki bar Bibop'un da doğuş yeri olarak kabul edilir. Gece geç saatlere kadar bu barlarda "Jam Session"lar olurdu, yani mekana gelen müzisyenler çoğunlukla da Swing konserlerinde çalanlar barda çalmakta olan gruba ilave olur ve çalınan şarkılarda hünerlerini sergilerlerdi.
Buralarda müzisyenler toplumdan dışlanmış olmanın öfkesini müzikleriyle kusuyorlardı. Sinirleri zaten bozuktu insanların ve eğlenceli müzikler çalmak istemiyorlardı, buldukları melodiler irite ediciydi.
Bu sırada beyazlar zenci müziği dinlenmemesi için kampanyalar düzenliyorlardı. Tabii ki alıştıklan müziği artık beyaz müziği olarak kabul ediyorlardı. Zencilerin de ticari kaygı dışında bu müziği çalmak istememeleri düşünülürse bu pek de yanlış sayılmaz. Zencilerin beyazlara karşı nefreti artıyordu. Kendi yarattıklan müzikten, asıl parayı beyazlar kazanıyordu. Hiçbir zenci swingci Benny Goodman kadar meşhur olamamış ve onun kadar çok para kazanamamıştı. Zenciler artık beyazlann araklayamayacağı müzikler yapmak istiyorlardı. Monk bunu "Öyle bir müzik yapacağız ki araklayamayacaklar, çünkü çalmayı beceremeyecekler" sözleri ile çok güzel anlatmış.
Çalıştıklan yerlere, yaptıklan müzikleri anlamayan dinleyiciler geliyordu. Onlar da buna tepki olarak dinleyiciye arkalannı dönerek çalmaya başladı. Farklı olmak için her şeyi yapıyorlardı. Arkası dönük çalmanın etkisi ile seyircilerin yakalayamadığı bir diyalog vardı aralarında. Bir süre tuhaf bir saç şekli ile çıkıyorlardı sahneye. Bu taklit edilince sakallarını, o da olmaz ise dinlerini değiştiriyorlardı. Louis Armstrong, "hepsi, o acayip, hiçbir şey ifade etmeyen akordlar... ne dans edecek bir ritim ne hatırlayacak bir melodi alabiliyorsunuz" demişti bu müzik hakkında. Collier's'da yayımlanan bir makale, "Seslendiremezsiniz. Dans edemezsiniz. Hatta belki tahammül bile edemezsiniz. Bebop budur" diye yazıyordu.
Caz hakkında yapılan tüm yorumlar, yazılanlar, söylenenler, onların başarıya ulaştıklarının kanıtı idi. Müzikleri gerçekten kopya edilemiyordu. Melodiyi takip edemiyor, edebilseler bile; o hızda bir müziği çalmaya teknikleri yetmiyordu.
Müzisyenler daha rahat solo atabilmek için küçük gruplar kurmuşlardı (solo-duo-trio-quar-tet-quintet-sextet ve altı kişiden kalabalık olanla Extended combo-combination).
Eleştirmenlerin hedefi haline gelseler de dönemin müzisyenleri gerçekten müziği iyi biliyorlardı. Zaten 'blues' ve 'ragtime'dan doğar caz, diğer müziklerle etkileşimini bundan sonra da hep sürdürdü. Bebop'un ilk dönemlerinde de klasik müziğin, özellikle de modern bestecilerin etkisi vardı; Strawinsky, Bartok gibi... Latin müzikle etkileşimi ise Cu bop adını alacak boyutta idi.
Caz müzisyenleri en azından sanatçı kimliği edinmek istiyorlardı (sanat ve sanatçı kavram-larının üzerinde tartışmaya neden olmamak ve bulaşmamak için müzisyen olarak adlandırmayı sürdürüyorum). Charlie Parker yapılan bir körlemede (müzisyenin hiçbir ön bilgi verilmeden dinletilen parçalar hakkında yorum yapmasmm istendiği bir oyun) kendisine dinletilen "The song of the Nightingale" parçasını tanıdıktan sonra, besteciyi övgülere boğar ve Prokofiev, Hindemith, Debussy, Ravel gibi büyük isimler üzerine bir sohbet başlatır. Parker kariyerinin zirvesinde iken klasik müzik bestecisi Edgard Varese'den de beste dersleri almıştır. Bu derslerin karşılığını ise Varese'ye yemek yaparak ödediği rivayet olunur.
Her tepki gibi Bibop'ta sert üslubunu koruyamaz ve yumuşar. Bu yumuşama ise bu müziğin anlaşılmasını sağlar. Getirilen yeniliklerin, müziğin ve çalış tekniğinin farkına vanlmasını sağlar. Zamamnda hor görülen, anlaşılmayan bu müzik, günümüz müziğinin temellerine yerleşmiştir (tabii ki pop değil). Yumuşamadan sonra Bibop'un yumuşama öncesi hali bile, agresif dinamiği nedeni ile halen pek dinlenmese de kendisine daha saygın bir yer edinir.
Benny Goodman bir dans gecesinde çalarken insanları dans ettiremedi. İnsanlar artık bu müziği çok duymuş ve dinlemeye başlamışlardı. İsmini hatırlamadığım eski bir Amerikan filminde de sahnelenen bu olay, insanların psikolojik değişimlerini çok güzel gösteriyor.
Müzisyenler daha iyi eğitim almaya başlamışlardı. Daha çok müzik yapmak, daha uzun sololar atmak istiyorlardı. Louis'in açtığı yolla soloculann kalitesi yükselmişti. Swing dönemi, caz orkestralarında istedikleri solo olanaklarını bulamıyor, yaptıklaı en ufak değişikliklerle eleştiri oklarına hedef oluyorlardı. Thelenious Monk, çalıştığı orkestrada "zombi müziği" yapmakla suçlanmış, Dizzy Gillespie ise Cob Collabay'ın orkestrasında "benim orkestramda bu Çin müziğini çalmaktan vazgeç!" sözleriyle azarlanmıştı.
İkinci Dünya Savaşı insanlarda büyük huzursuzluk yaratmıştı. Zenciler üzerindeki baskı tekrar artmıştı. Sidney Beckefın Fransa'ya gidişi ile ilgili hikayeden bahsetmek lazım. Gemiden iner inmez ilk iş kendine bir ayna almış. Renginin değişip değişmediğini kontrol edip halen zenci olduğunu görünce şaşkınlığım; "İnanılacak gibi değil, hem zenci olacaksın hem de herkes tarafmdan insan muamelesi göreceksin!" sözleri ile ifade etmiş. Sanınm durumu daha net ortaya koyan bir olay olamaz.
Cazın merkezi ise New York'a kaymıştı. Radyo sektörünün gelişimi ve gece klübü sayısındaki artış neden olmuştu bu kaymaya. Savaş sonrası zaten iş bulmakta zorlanan insanlar, özellikle de müzisyenler için büyük bir firsattı bu.
Barlar özellikle Harlem'de, 52. caddede toplanmıştı. Dans geceleri ve Swing konserleri gece yarısına doğru son buluyor, iyi çocuklar bu saatten sonra evlerine dönerken, kötüler barlara gidiyordu. En çok ilgi gören barlar, bir caz orkestrasının da aranjörlüğünü yapan Teddy Hill'in işlettiği Minton's Playhouse ve Clark Monroe'nun sahibi olduğu Monroe's Uptown House'du. Bu iki bar Bibop'un da doğuş yeri olarak kabul edilir. Gece geç saatlere kadar bu barlarda "Jam Session"lar olurdu, yani mekana gelen müzisyenler çoğunlukla da Swing konserlerinde çalanlar barda çalmakta olan gruba ilave olur ve çalınan şarkılarda hünerlerini sergilerlerdi.
Buralarda müzisyenler toplumdan dışlanmış olmanın öfkesini müzikleriyle kusuyorlardı. Sinirleri zaten bozuktu insanların ve eğlenceli müzikler çalmak istemiyorlardı, buldukları melodiler irite ediciydi.
Bu sırada beyazlar zenci müziği dinlenmemesi için kampanyalar düzenliyorlardı. Tabii ki alıştıklan müziği artık beyaz müziği olarak kabul ediyorlardı. Zencilerin de ticari kaygı dışında bu müziği çalmak istememeleri düşünülürse bu pek de yanlış sayılmaz. Zencilerin beyazlara karşı nefreti artıyordu. Kendi yarattıklan müzikten, asıl parayı beyazlar kazanıyordu. Hiçbir zenci swingci Benny Goodman kadar meşhur olamamış ve onun kadar çok para kazanamamıştı. Zenciler artık beyazlann araklayamayacağı müzikler yapmak istiyorlardı. Monk bunu "Öyle bir müzik yapacağız ki araklayamayacaklar, çünkü çalmayı beceremeyecekler" sözleri ile çok güzel anlatmış.
Çalıştıklan yerlere, yaptıklan müzikleri anlamayan dinleyiciler geliyordu. Onlar da buna tepki olarak dinleyiciye arkalannı dönerek çalmaya başladı. Farklı olmak için her şeyi yapıyorlardı. Arkası dönük çalmanın etkisi ile seyircilerin yakalayamadığı bir diyalog vardı aralarında. Bir süre tuhaf bir saç şekli ile çıkıyorlardı sahneye. Bu taklit edilince sakallarını, o da olmaz ise dinlerini değiştiriyorlardı. Louis Armstrong, "hepsi, o acayip, hiçbir şey ifade etmeyen akordlar... ne dans edecek bir ritim ne hatırlayacak bir melodi alabiliyorsunuz" demişti bu müzik hakkında. Collier's'da yayımlanan bir makale, "Seslendiremezsiniz. Dans edemezsiniz. Hatta belki tahammül bile edemezsiniz. Bebop budur" diye yazıyordu.
Caz hakkında yapılan tüm yorumlar, yazılanlar, söylenenler, onların başarıya ulaştıklarının kanıtı idi. Müzikleri gerçekten kopya edilemiyordu. Melodiyi takip edemiyor, edebilseler bile; o hızda bir müziği çalmaya teknikleri yetmiyordu.
Müzisyenler daha rahat solo atabilmek için küçük gruplar kurmuşlardı (solo-duo-trio-quar-tet-quintet-sextet ve altı kişiden kalabalık olanla Extended combo-combination).
Eleştirmenlerin hedefi haline gelseler de dönemin müzisyenleri gerçekten müziği iyi biliyorlardı. Zaten 'blues' ve 'ragtime'dan doğar caz, diğer müziklerle etkileşimini bundan sonra da hep sürdürdü. Bebop'un ilk dönemlerinde de klasik müziğin, özellikle de modern bestecilerin etkisi vardı; Strawinsky, Bartok gibi... Latin müzikle etkileşimi ise Cu bop adını alacak boyutta idi.
Caz müzisyenleri en azından sanatçı kimliği edinmek istiyorlardı (sanat ve sanatçı kavram-larının üzerinde tartışmaya neden olmamak ve bulaşmamak için müzisyen olarak adlandırmayı sürdürüyorum). Charlie Parker yapılan bir körlemede (müzisyenin hiçbir ön bilgi verilmeden dinletilen parçalar hakkında yorum yapmasmm istendiği bir oyun) kendisine dinletilen "The song of the Nightingale" parçasını tanıdıktan sonra, besteciyi övgülere boğar ve Prokofiev, Hindemith, Debussy, Ravel gibi büyük isimler üzerine bir sohbet başlatır. Parker kariyerinin zirvesinde iken klasik müzik bestecisi Edgard Varese'den de beste dersleri almıştır. Bu derslerin karşılığını ise Varese'ye yemek yaparak ödediği rivayet olunur.
Her tepki gibi Bibop'ta sert üslubunu koruyamaz ve yumuşar. Bu yumuşama ise bu müziğin anlaşılmasını sağlar. Getirilen yeniliklerin, müziğin ve çalış tekniğinin farkına vanlmasını sağlar. Zamamnda hor görülen, anlaşılmayan bu müzik, günümüz müziğinin temellerine yerleşmiştir (tabii ki pop değil). Yumuşamadan sonra Bibop'un yumuşama öncesi hali bile, agresif dinamiği nedeni ile halen pek dinlenmese de kendisine daha saygın bir yer edinir.
GARİP İNSANLAR ŞU MÜZİKÇİLER
GARİP İNSANLAR ŞU MÜZİKÇİLER
Yüzyılımızın opera evreninde güçlü bir atılım sağlayan İtalyan bestecisi Giacomo Puccini her “Noel” günü yakın dostlarına pasta gönderirmiş… Daha doğrusu, öteden beri bildiği bir pastane bestecinin yıllar önce verdiği listeye göre pastaları hazırlar, adreslere yollarmış. Puccini bir “Noel” akşamı pastaneye telefon ederek pasta gönderilenler arasında kısa süre önce darıldığı orkestra yöneticisi Arturo Toscanini adının da bulunduğunu anlayınca maestro’ya şu telgrafı çekmiş: “Pasta yanlışlıkla gönderildi. İmza Puccini…” Telgrafın yanıtı yine telgrafla olmuş: “Pasta yanlışlıkla yendi. İmza Toscanini…”.
Yakın çağların ünlü müzik adamı A. Toscanini sanatına pek çok hizmetleri olan bir kişi oluşunun yanı sıra özel yaşamı ve garip davranışlarıyla da ilginç bir sanatçıydı. Bu davranışlardan çoğu küçük öyküler oluşturdu müzik tarihinde… İşte bunlardan bir başkası; New York’ta çok zengin bir ailenin şölenine gecikerek gelen “maestro” salona girdiğinde ses büyüteçlerinden bir Beethoven senfonisinin yansıdığını duyar, “Molto bene, magnifico… Çok iyi mükemmel…” diye söylenir. Ev sahibesine yapıtı kimin yönettiğini sorup da hiç sevmediği biri olduğunu anlayınca da “Şarlatandır bu adam…” diye bağırıp sürdürür sözünü: “Ben her zaman söylerim herkes orkestra yönetebilir diye… İşte örneği…”.
Evet, değerli okurlarım, sanatçılar bu arada müzikçiler de insan… Onların da günlük yaşamda davranışları tüm insanlardan pek başka değil… Yalnız uzun yıllar aralarında bulunmuş, konuşup söyleşmiş bir sanatsever olarak gözlemlerimin sonucu bir yargımı açıklayacağım hemen; biraz kıskanç olur sanatçılar.
Müzikçilerin bazı davranışları ve sözleri kalmıştır anılarda… Bunları derleyen kitapların sayısı bir hayli kabarık… Ancak kitaplara geçmiş olanlar dışında da rastlanıyor bu tür anılara. Bunlardan ikisine yer verdim. İşte bu kez piyanistler konusunda birkaç anı… Yüzyılımızın büyük piyanistlerinden Arthur Schnabel 1930 yıllarında ders vermeye başlamış, bir toplantıda ders başına ne aldığı sorulduğunda şöyle yanıt vermiş: “On İsviçre Frangı alıyorum… Gerçi altı franga verdiğim dersler de var pek tavsiye etmem…”.
Çağımızın ilginç piyanistlerinden Viladimir Horowitz’in yıllar sonra tekrar sanat evrenine dönüşü özellikle orta yaşı aşkın müzikseverler arasında ilgiyle karşılandı. Horowitz, Arturo Toscanini’nin damadıydı ve kısa süre önce şöyle demişti: “Babadan müziği, kızından da erkekliği öğrendim.” Horowitz 1930’ların ünlüsüydü aslında… Konserlerinin biletleri kapışılıyor, bunlardan birine sahip olmak için meraklılar gişe önünde bütün gece bekleşiyorlardı. Yine böyle bir konserden önce New York’taki Carnegie Hall’ün gişesi önünde bütün bir kış gecesi konuşarak, söyleşerek bekleşenlere, yüzü atkıyla kapalı zayıf bir adam aras ıra çıkar sıcak çay ve kahve dağıtırmış… bir ara adamın atkısı aşağıya düşünce bekleşenler hayretten dona kalmıştır; çay ve kahve dağıtan kişi Horowitz’in ta kendisiymiş.
Piyanist Arthur Rubinstein’ın bir büstü New York’ta Carnegie Hall girişine konmuş, örtüyü kaldırması istenmiş. Rubinstein örtü kalktıktan sonra beliren büste bakıp şöyle demiş: “Büst hoşuma gitti… Neden derseniz bana benzemiyor ama nasıl olmayı istiyorsam öyle görünüyor…”.
1874 yılında doğan, uzun ve mutlu yaşamını 1954 yılında yitiren Amerikalı besteci Charles Ives, çağımızın müziğinde önemli yenileyiciler arasında sayılır… Örneğin “tonal dışı” müziğin, yarım seslerden de küçük aralıkları kullanışın, “poli ritmik” değişik türden ritim bileşimleri deneyinin “Yeni Viyana Okulu”nu oluşturan besteciler ve Alois Haba gibi Praglı devrimcilerden önce yürekli habercisi olmuştur Ives… Sanatçı uyuşumsuz düşünleri uyuşuma götürmek amacıyla çalışmış, çalgı müziği dağlarına kalıcı yapıtlar bırakmıştır. Onun bu türden yenilikçi veriminden hoşlanmayanlar alışılmış müzik yazması için baskı yapınca şöyle demiş sigortacılıktan milyoner besteci: “Ben sizin gibi duymuyorum sesleri… Benim yapıtımı dinlemekle kulaklarınız ters dönecek sanıyorsanız yanılıyorsunuz…”.
Yine Amerikalı çağdaş orkestra yöneticisi ve besteci Leonard Bernstein yapıp ettikleri ve dedikleriyle de tanınmıştır. Bir dostu orkestra yöneticiliğini neden sevdiğini sorduğunda şöyle der Bernstein: “Örneğin bir Beethoven senfonisi yönetirken insan nasıl didinip çırpınıyor biliyorsunuz. Bu didinmeler, çırpınmalar ve dövünmeler rahatlık sağlıyor, boşalıyorsunuz… Bu hareketleri sokakta yapsanız adamı apar topar tımarhaneye götürürler, konser salonunda üstelik bir de alkış alıyorsunuz… Şimdi anladınız mı neden bu mesleği seviyorum.”
Söz orkestra yöneticiliğinden açılmışken bir anı daha katalım. Yüzyılımızın ortalarında New York Filarmoni Orkestrası yöneticisi olan Arthur Rodzinsky gazeteden Fabian Sevitsky yönetimindeki bir açık hava konserinin radyodan yayınlanacağını öğrenince belirlenen saatte radyoyu açar Şostakoviç’in “5. Senfoni”si başlamıştır. Rodzinsky bir süre dinler, sonra başlar mırıldanmaya “Harika… Evet harika… Yapıtın tempo çizgisi sağlam… Sanırım Seviitsky benim plağımı incelemiş… Bu adamın yeteneğine hiç güvenim yoktu ama insanlar belli olmuyor… Büyük bir yöneticiymiş meğer…” Senfoni biter alkışlardan sonra anons yapılır; yağmur nedeniyle açık hava konseri gerçekleşememiş radyo, yapıtın Arthur Rodzinsky yönetimindeki plağını yayınlamıştır.
Şarkıcılar konusunda yazılıp anlatılanlar cilt cit kitap doldurur. İşte birkaç olay:
Müzik tarihinde en tatlı övgüyü Viyanalı müzik tenkitçisi Alfred Polgar yakın çağların operet yıldızı Fritzi Massary için yazmış… Leo Fall’ın “Madame Pompadour” adlı opereti ilk kez oynandıktan sonra gazetesinde şu tek cümleyle yargısını açıklamış Polgar: “Yapıtın notaları Leo Fall’ın ama müziği Fritzi Massary’nin…”
Şarkıcıların kendi aralarında birbirlerini eleştirmeleri de müzik tarihine geçen anılar arasında yer alıyor. “Otello” adlı operada Venedik’in Kıbrıs Valisi Kuzey Afrikalı kıskanç askeri oynayacak sanatçının hemen hemen Caruso’nunki gibi sese, Laurence Oliver benzeri oyun yeteneğine, boksör Muhammed Ali gibi bir yapıya sahip olması gerekir. Yakın geçmişte bu rolü en iyi yorumlayanlardan tenor Giovanni Martinelli aynı rolde bir Amerikalıyı dinledikten sonra; “Adam Otello’yu bir kamyon sürücüsü gibi söylüyor…” demiş, Martinelli’nin çok kibar bir sanatçı olduğunu bilen çevresindekilerin şaşkınlığını görünce de sözü şöyle değiştirmiş “Şey… Kamyon gibi söylüyor Otello’yu…”.
Çağımızın ünlü ses yıldızlarından Amerikalı soprano Beverly Sills tanınmış İtalyan soprano Renata Scotto’nun rolünü alması istenmiş. İlk giysili provada esmer Scotto’nun yapıtın bir sahnesinde giydiği altın lame giysiyi giymesi önerilince sarışın Sills kabul etmemiş, gümüş renkli giysi istemiş. İkinci giysili provada da Scotto’nun giysisi gelince bir makas alan Sills giysiyi koro üyelerinin alkışlarıyla kesebildiği kadar kesip parçalamış… Ve üçüncü provada gümüş renkli giysiye kavuşmuş… Bu olay yıllar öncesinden… Ama opera tarihine geçecek kuşkusuz…
KaynakFARUK YENER… Şu Eşsiz Müzik Sanatı…Cem Yayınevi / İst. 1990
Yüzyılımızın opera evreninde güçlü bir atılım sağlayan İtalyan bestecisi Giacomo Puccini her “Noel” günü yakın dostlarına pasta gönderirmiş… Daha doğrusu, öteden beri bildiği bir pastane bestecinin yıllar önce verdiği listeye göre pastaları hazırlar, adreslere yollarmış. Puccini bir “Noel” akşamı pastaneye telefon ederek pasta gönderilenler arasında kısa süre önce darıldığı orkestra yöneticisi Arturo Toscanini adının da bulunduğunu anlayınca maestro’ya şu telgrafı çekmiş: “Pasta yanlışlıkla gönderildi. İmza Puccini…” Telgrafın yanıtı yine telgrafla olmuş: “Pasta yanlışlıkla yendi. İmza Toscanini…”.
Yakın çağların ünlü müzik adamı A. Toscanini sanatına pek çok hizmetleri olan bir kişi oluşunun yanı sıra özel yaşamı ve garip davranışlarıyla da ilginç bir sanatçıydı. Bu davranışlardan çoğu küçük öyküler oluşturdu müzik tarihinde… İşte bunlardan bir başkası; New York’ta çok zengin bir ailenin şölenine gecikerek gelen “maestro” salona girdiğinde ses büyüteçlerinden bir Beethoven senfonisinin yansıdığını duyar, “Molto bene, magnifico… Çok iyi mükemmel…” diye söylenir. Ev sahibesine yapıtı kimin yönettiğini sorup da hiç sevmediği biri olduğunu anlayınca da “Şarlatandır bu adam…” diye bağırıp sürdürür sözünü: “Ben her zaman söylerim herkes orkestra yönetebilir diye… İşte örneği…”.
Evet, değerli okurlarım, sanatçılar bu arada müzikçiler de insan… Onların da günlük yaşamda davranışları tüm insanlardan pek başka değil… Yalnız uzun yıllar aralarında bulunmuş, konuşup söyleşmiş bir sanatsever olarak gözlemlerimin sonucu bir yargımı açıklayacağım hemen; biraz kıskanç olur sanatçılar.
Müzikçilerin bazı davranışları ve sözleri kalmıştır anılarda… Bunları derleyen kitapların sayısı bir hayli kabarık… Ancak kitaplara geçmiş olanlar dışında da rastlanıyor bu tür anılara. Bunlardan ikisine yer verdim. İşte bu kez piyanistler konusunda birkaç anı… Yüzyılımızın büyük piyanistlerinden Arthur Schnabel 1930 yıllarında ders vermeye başlamış, bir toplantıda ders başına ne aldığı sorulduğunda şöyle yanıt vermiş: “On İsviçre Frangı alıyorum… Gerçi altı franga verdiğim dersler de var pek tavsiye etmem…”.
Çağımızın ilginç piyanistlerinden Viladimir Horowitz’in yıllar sonra tekrar sanat evrenine dönüşü özellikle orta yaşı aşkın müzikseverler arasında ilgiyle karşılandı. Horowitz, Arturo Toscanini’nin damadıydı ve kısa süre önce şöyle demişti: “Babadan müziği, kızından da erkekliği öğrendim.” Horowitz 1930’ların ünlüsüydü aslında… Konserlerinin biletleri kapışılıyor, bunlardan birine sahip olmak için meraklılar gişe önünde bütün gece bekleşiyorlardı. Yine böyle bir konserden önce New York’taki Carnegie Hall’ün gişesi önünde bütün bir kış gecesi konuşarak, söyleşerek bekleşenlere, yüzü atkıyla kapalı zayıf bir adam aras ıra çıkar sıcak çay ve kahve dağıtırmış… bir ara adamın atkısı aşağıya düşünce bekleşenler hayretten dona kalmıştır; çay ve kahve dağıtan kişi Horowitz’in ta kendisiymiş.
Piyanist Arthur Rubinstein’ın bir büstü New York’ta Carnegie Hall girişine konmuş, örtüyü kaldırması istenmiş. Rubinstein örtü kalktıktan sonra beliren büste bakıp şöyle demiş: “Büst hoşuma gitti… Neden derseniz bana benzemiyor ama nasıl olmayı istiyorsam öyle görünüyor…”.
1874 yılında doğan, uzun ve mutlu yaşamını 1954 yılında yitiren Amerikalı besteci Charles Ives, çağımızın müziğinde önemli yenileyiciler arasında sayılır… Örneğin “tonal dışı” müziğin, yarım seslerden de küçük aralıkları kullanışın, “poli ritmik” değişik türden ritim bileşimleri deneyinin “Yeni Viyana Okulu”nu oluşturan besteciler ve Alois Haba gibi Praglı devrimcilerden önce yürekli habercisi olmuştur Ives… Sanatçı uyuşumsuz düşünleri uyuşuma götürmek amacıyla çalışmış, çalgı müziği dağlarına kalıcı yapıtlar bırakmıştır. Onun bu türden yenilikçi veriminden hoşlanmayanlar alışılmış müzik yazması için baskı yapınca şöyle demiş sigortacılıktan milyoner besteci: “Ben sizin gibi duymuyorum sesleri… Benim yapıtımı dinlemekle kulaklarınız ters dönecek sanıyorsanız yanılıyorsunuz…”.
Yine Amerikalı çağdaş orkestra yöneticisi ve besteci Leonard Bernstein yapıp ettikleri ve dedikleriyle de tanınmıştır. Bir dostu orkestra yöneticiliğini neden sevdiğini sorduğunda şöyle der Bernstein: “Örneğin bir Beethoven senfonisi yönetirken insan nasıl didinip çırpınıyor biliyorsunuz. Bu didinmeler, çırpınmalar ve dövünmeler rahatlık sağlıyor, boşalıyorsunuz… Bu hareketleri sokakta yapsanız adamı apar topar tımarhaneye götürürler, konser salonunda üstelik bir de alkış alıyorsunuz… Şimdi anladınız mı neden bu mesleği seviyorum.”
Söz orkestra yöneticiliğinden açılmışken bir anı daha katalım. Yüzyılımızın ortalarında New York Filarmoni Orkestrası yöneticisi olan Arthur Rodzinsky gazeteden Fabian Sevitsky yönetimindeki bir açık hava konserinin radyodan yayınlanacağını öğrenince belirlenen saatte radyoyu açar Şostakoviç’in “5. Senfoni”si başlamıştır. Rodzinsky bir süre dinler, sonra başlar mırıldanmaya “Harika… Evet harika… Yapıtın tempo çizgisi sağlam… Sanırım Seviitsky benim plağımı incelemiş… Bu adamın yeteneğine hiç güvenim yoktu ama insanlar belli olmuyor… Büyük bir yöneticiymiş meğer…” Senfoni biter alkışlardan sonra anons yapılır; yağmur nedeniyle açık hava konseri gerçekleşememiş radyo, yapıtın Arthur Rodzinsky yönetimindeki plağını yayınlamıştır.
Şarkıcılar konusunda yazılıp anlatılanlar cilt cit kitap doldurur. İşte birkaç olay:
Müzik tarihinde en tatlı övgüyü Viyanalı müzik tenkitçisi Alfred Polgar yakın çağların operet yıldızı Fritzi Massary için yazmış… Leo Fall’ın “Madame Pompadour” adlı opereti ilk kez oynandıktan sonra gazetesinde şu tek cümleyle yargısını açıklamış Polgar: “Yapıtın notaları Leo Fall’ın ama müziği Fritzi Massary’nin…”
Şarkıcıların kendi aralarında birbirlerini eleştirmeleri de müzik tarihine geçen anılar arasında yer alıyor. “Otello” adlı operada Venedik’in Kıbrıs Valisi Kuzey Afrikalı kıskanç askeri oynayacak sanatçının hemen hemen Caruso’nunki gibi sese, Laurence Oliver benzeri oyun yeteneğine, boksör Muhammed Ali gibi bir yapıya sahip olması gerekir. Yakın geçmişte bu rolü en iyi yorumlayanlardan tenor Giovanni Martinelli aynı rolde bir Amerikalıyı dinledikten sonra; “Adam Otello’yu bir kamyon sürücüsü gibi söylüyor…” demiş, Martinelli’nin çok kibar bir sanatçı olduğunu bilen çevresindekilerin şaşkınlığını görünce de sözü şöyle değiştirmiş “Şey… Kamyon gibi söylüyor Otello’yu…”.
Çağımızın ünlü ses yıldızlarından Amerikalı soprano Beverly Sills tanınmış İtalyan soprano Renata Scotto’nun rolünü alması istenmiş. İlk giysili provada esmer Scotto’nun yapıtın bir sahnesinde giydiği altın lame giysiyi giymesi önerilince sarışın Sills kabul etmemiş, gümüş renkli giysi istemiş. İkinci giysili provada da Scotto’nun giysisi gelince bir makas alan Sills giysiyi koro üyelerinin alkışlarıyla kesebildiği kadar kesip parçalamış… Ve üçüncü provada gümüş renkli giysiye kavuşmuş… Bu olay yıllar öncesinden… Ama opera tarihine geçecek kuşkusuz…
KaynakFARUK YENER… Şu Eşsiz Müzik Sanatı…Cem Yayınevi / İst. 1990
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
