16 Ağustos 2008 Cumartesi

Eklenen kod

5 Ağustos 2008 Salı

GARİP İNSANLAR ŞU MÜZİKÇİLER

GARİP İNSANLAR ŞU MÜZİKÇİLER

Yüzyılımızın opera evreninde güçlü bir atılım sağlayan İtalyan bestecisi Giacomo Puccini her “Noel” günü yakın dostlarına pasta gönderirmiş… Daha doğrusu, öteden beri bildiği bir pastane bestecinin yıllar önce verdiği listeye göre pastaları hazırlar, adreslere yollarmış. Puccini bir “Noel” akşamı pastaneye telefon ederek pasta gönderilenler arasında kısa süre önce darıldığı orkestra yöneticisi Arturo Toscanini adının da bulunduğunu anlayınca maestro’ya şu telgrafı çekmiş: “Pasta yanlışlıkla gönderildi. İmza Puccini…” Telgrafın yanıtı yine telgrafla olmuş: “Pasta yanlışlıkla yendi. İmza Toscanini…”.
Yakın çağların ünlü müzik adamı A. Toscanini sanatına pek çok hizmetleri olan bir kişi oluşunun yanı sıra özel yaşamı ve garip davranışlarıyla da ilginç bir sanatçıydı. Bu davranışlardan çoğu küçük öyküler oluşturdu müzik tarihinde… İşte bunlardan bir başkası; New York’ta çok zengin bir ailenin şölenine gecikerek gelen “maestro” salona girdiğinde ses büyüteçlerinden bir Beethoven senfonisinin yansıdığını duyar, “Molto bene, magnifico… Çok iyi mükemmel…” diye söylenir. Ev sahibesine yapıtı kimin yönettiğini sorup da hiç sevmediği biri olduğunu anlayınca da “Şarlatandır bu adam…” diye bağırıp sürdürür sözünü: “Ben her zaman söylerim herkes orkestra yönetebilir diye… İşte örneği…”.
Evet, değerli okurlarım, sanatçılar bu arada müzikçiler de insan… Onların da günlük yaşamda davranışları tüm insanlardan pek başka değil… Yalnız uzun yıllar aralarında bulunmuş, konuşup söyleşmiş bir sanatsever olarak gözlemlerimin sonucu bir yargımı açıklayacağım hemen; biraz kıskanç olur sanatçılar.
Müzikçilerin bazı davranışları ve sözleri kalmıştır anılarda… Bunları derleyen kitapların sayısı bir hayli kabarık… Ancak kitaplara geçmiş olanlar dışında da rastlanıyor bu tür anılara. Bunlardan ikisine yer verdim. İşte bu kez piyanistler konusunda birkaç anı… Yüzyılımızın büyük piyanistlerinden Arthur Schnabel 1930 yıllarında ders vermeye başlamış, bir toplantıda ders başına ne aldığı sorulduğunda şöyle yanıt vermiş: “On İsviçre Frangı alıyorum… Gerçi altı franga verdiğim dersler de var pek tavsiye etmem…”.
Çağımızın ilginç piyanistlerinden Viladimir Horowitz’in yıllar sonra tekrar sanat evrenine dönüşü özellikle orta yaşı aşkın müzikseverler arasında ilgiyle karşılandı. Horowitz, Arturo Toscanini’nin damadıydı ve kısa süre önce şöyle demişti: “Babadan müziği, kızından da erkekliği öğrendim.” Horowitz 1930’ların ünlüsüydü aslında… Konserlerinin biletleri kapışılıyor, bunlardan birine sahip olmak için meraklılar gişe önünde bütün gece bekleşiyorlardı. Yine böyle bir konserden önce New York’taki Carnegie Hall’ün gişesi önünde bütün bir kış gecesi konuşarak, söyleşerek bekleşenlere, yüzü atkıyla kapalı zayıf bir adam aras ıra çıkar sıcak çay ve kahve dağıtırmış… bir ara adamın atkısı aşağıya düşünce bekleşenler hayretten dona kalmıştır; çay ve kahve dağıtan kişi Horowitz’in ta kendisiymiş.
Piyanist Arthur Rubinstein’ın bir büstü New York’ta Carnegie Hall girişine konmuş, örtüyü kaldırması istenmiş. Rubinstein örtü kalktıktan sonra beliren büste bakıp şöyle demiş: “Büst hoşuma gitti… Neden derseniz bana benzemiyor ama nasıl olmayı istiyorsam öyle görünüyor…”.
1874 yılında doğan, uzun ve mutlu yaşamını 1954 yılında yitiren Amerikalı besteci Charles Ives, çağımızın müziğinde önemli yenileyiciler arasında sayılır… Örneğin “tonal dışı” müziğin, yarım seslerden de küçük aralıkları kullanışın, “poli ritmik” değişik türden ritim bileşimleri deneyinin “Yeni Viyana Okulu”nu oluşturan besteciler ve Alois Haba gibi Praglı devrimcilerden önce yürekli habercisi olmuştur Ives… Sanatçı uyuşumsuz düşünleri uyuşuma götürmek amacıyla çalışmış, çalgı müziği dağlarına kalıcı yapıtlar bırakmıştır. Onun bu türden yenilikçi veriminden hoşlanmayanlar alışılmış müzik yazması için baskı yapınca şöyle demiş sigortacılıktan milyoner besteci: “Ben sizin gibi duymuyorum sesleri… Benim yapıtımı dinlemekle kulaklarınız ters dönecek sanıyorsanız yanılıyorsunuz…”.
Yine Amerikalı çağdaş orkestra yöneticisi ve besteci Leonard Bernstein yapıp ettikleri ve dedikleriyle de tanınmıştır. Bir dostu orkestra yöneticiliğini neden sevdiğini sorduğunda şöyle der Bernstein: “Örneğin bir Beethoven senfonisi yönetirken insan nasıl didinip çırpınıyor biliyorsunuz. Bu didinmeler, çırpınmalar ve dövünmeler rahatlık sağlıyor, boşalıyorsunuz… Bu hareketleri sokakta yapsanız adamı apar topar tımarhaneye götürürler, konser salonunda üstelik bir de alkış alıyorsunuz… Şimdi anladınız mı neden bu mesleği seviyorum.”
Söz orkestra yöneticiliğinden açılmışken bir anı daha katalım. Yüzyılımızın ortalarında New York Filarmoni Orkestrası yöneticisi olan Arthur Rodzinsky gazeteden Fabian Sevitsky yönetimindeki bir açık hava konserinin radyodan yayınlanacağını öğrenince belirlenen saatte radyoyu açar Şostakoviç’in “5. Senfoni”si başlamıştır. Rodzinsky bir süre dinler, sonra başlar mırıldanmaya “Harika… Evet harika… Yapıtın tempo çizgisi sağlam… Sanırım Seviitsky benim plağımı incelemiş… Bu adamın yeteneğine hiç güvenim yoktu ama insanlar belli olmuyor… Büyük bir yöneticiymiş meğer…” Senfoni biter alkışlardan sonra anons yapılır; yağmur nedeniyle açık hava konseri gerçekleşememiş radyo, yapıtın Arthur Rodzinsky yönetimindeki plağını yayınlamıştır.
Şarkıcılar konusunda yazılıp anlatılanlar cilt cit kitap doldurur. İşte birkaç olay:
Müzik tarihinde en tatlı övgüyü Viyanalı müzik tenkitçisi Alfred Polgar yakın çağların operet yıldızı Fritzi Massary için yazmış… Leo Fall’ın “Madame Pompadour” adlı opereti ilk kez oynandıktan sonra gazetesinde şu tek cümleyle yargısını açıklamış Polgar: “Yapıtın notaları Leo Fall’ın ama müziği Fritzi Massary’nin…”
Şarkıcıların kendi aralarında birbirlerini eleştirmeleri de müzik tarihine geçen anılar arasında yer alıyor. “Otello” adlı operada Venedik’in Kıbrıs Valisi Kuzey Afrikalı kıskanç askeri oynayacak sanatçının hemen hemen Caruso’nunki gibi sese, Laurence Oliver benzeri oyun yeteneğine, boksör Muhammed Ali gibi bir yapıya sahip olması gerekir. Yakın geçmişte bu rolü en iyi yorumlayanlardan tenor Giovanni Martinelli aynı rolde bir Amerikalıyı dinledikten sonra; “Adam Otello’yu bir kamyon sürücüsü gibi söylüyor…” demiş, Martinelli’nin çok kibar bir sanatçı olduğunu bilen çevresindekilerin şaşkınlığını görünce de sözü şöyle değiştirmiş “Şey… Kamyon gibi söylüyor Otello’yu…”.
Çağımızın ünlü ses yıldızlarından Amerikalı soprano Beverly Sills tanınmış İtalyan soprano Renata Scotto’nun rolünü alması istenmiş. İlk giysili provada esmer Scotto’nun yapıtın bir sahnesinde giydiği altın lame giysiyi giymesi önerilince sarışın Sills kabul etmemiş, gümüş renkli giysi istemiş. İkinci giysili provada da Scotto’nun giysisi gelince bir makas alan Sills giysiyi koro üyelerinin alkışlarıyla kesebildiği kadar kesip parçalamış… Ve üçüncü provada gümüş renkli giysiye kavuşmuş… Bu olay yıllar öncesinden… Ama opera tarihine geçecek kuşkusuz…

KaynakFARUK YENER… Şu Eşsiz Müzik Sanatı…Cem Yayınevi / İst. 1990

Verdi'nin Anıları

VERDİ’NİN KENDİ KALEMİNDEN ANILARI

“Nisan başlarında küçük oğlum hastalandı. Doktorların sebebini çözemedikleri bu hastalık zavallı “bambino”mu, çaresiz annesinin kollarından çekti aldı. Talihsizlikler bununla bitmedi. Birkaç gün sonra da küçük kızım hastalandı ve onun hastalığı da ölümle sonuçlandı. Felaketin arkası kesilmiyordu. Bu kez de hayat arkadaşım menenjite tutuldu ve 18 Haziran 1840 günü evimden bir tabut daha çıktı.
Yapayalnız kalmıştım! Iki aydan kısa bir sürede, en değer verdiğim üç varlık, sonsuza kadar beni terketmişlerdi. Artık bir ailem yoktu ve üstüne üstlük, yapmış olduğum bir anlaşmayı bozmamak için, çektiğim acıları bir kenara bırakıp, bir komik opera yazmak zorundaydım. “Un Giorno di Rengo”, çok başrısız oldu. Bu başarısızlığın sorumluluğu büyük ölçüde müzikteydi; ancak sahnelemenin de yetersizliğinin de payı olduğuna inanıyorum. Peşpere gelen felaketlerin esir aldığı ruhum, artık sanatla da avunmuyordu. Operamın uğradığı başarısızlık beni, artık beste yapmamaya yöneltti… Hatta mühendis Pasetti’ye bir mektup yazıp, Marelli’nin kontratımı iptal etmesi için aracı olmasını istedim. Zaten, “Un Giorno di Rengo” fiyaskosundan sonra, beni arayıp sordukları da yoktu.
Marelli beni çağırttı ve kaprisli bir çocukmuşum gibi davrandı. Bir tek başarısızlık yüzünden, benim, sanatımdan kopmama izin vermezmiş vs. vs… Yine de şöyle eklemeyi ihmal etmedi. “Bak Verdi, sana zorla beste yaptıramam. Sana olan güvenim hiç azalmadı. Kim bilir, belki bir gün yine kalemi eline alacaksın, eğer böyle bir şey olursa, sezon başlamdan iki ay önce bana haber göndermek yeterli. Söz veriyorum, bana getirdiğin opera, o sezon sahnelenecek.”
Ona teşekkür ettim, fakat sözleri kararımı değiştirmedi. Anlaşmamı alıp oradan ayrıldım.
Milano’da, Corsia dé Servi yakınlarında bir eve taşındım. Müziği tamamen aklımdan çıkarmıştım. Fakat bir kış akşamı, Cristoforis galerisinden çıkarken, tiyatroya gitmekte olan Merelli’yle karşılaştım. Lapa lapa kar yağıyordu ve Merelli koluma girerek, La Scala’daki ofisine kadar ona eşlik etmemi rica etti. Yolda bana, sahneye koyması gereken bir operayla başının belada olduğunu söyledi. Operayı yazması için Otto Nicolai ile anlaşmıştı ama, Nicolai, librettoyu beğenmiyordu.
“Solera’nın nefis librettosu” diyordu Merelli. “Kusursuz! Olağanüstü!... Şahane bir dramatizasyon, şairane, sürükleyici! Ama şu inatçı Nicolai yok mu, bir türlü beğenmiyor. Başka bir libretto bulmak için neler vrmezdim ki!...”
“Sana yardımcı olacağım” dedim. “Il Peosticco’yu benim için yazdırmamış mıydın? Ben de bir tek nota yazmamış, istediğini yapman için librettoyu sana bırakmıştım.”
“Tabii, nasıl da unuttum. İyi ki hatırlattın.“ Böyle konuşarak tiyatroya vardık. Merelli, librettonun bir kopyasını aratırken, kendisi başka bir kopya buldu ve bana uzatarak: “Şimdi onu bırak da buna bak. Solera’nın başka bir librettosu! Olağanüstü bir yapıt, al da oku…”
“Allah aşkına ne yapmamı istiyorsun? Şu anda bir libretto okumaya hiç niyetim yok.”
“Okumakla birşey kaybetmezsin. Hele bir oku, sana fikrini sorarım.” dedi ve o zamanlar adet olduğu gibi, büyük harflerle yazılmış kocaman cildi elime tutuşturdu. Cildi koltuğumun altına sıkıştırıp Merelli’den ayrıldım.
Yürüten, anlaşılmaz bir huzursuzluğun içimi kapladığını hissettim. Yüreğim birden derin bir kedere boğuldu. Odama girdiğimde, cildi sinirle masanın üzerine fırlattım ve ne yapacağımı bilmeden bir süre orada dikildim. Masanın üzerine düşen cilt açılmıştı ve nedense gözlerim aşağıdaki dizeye takıldı: “Va Pensiero sull’a li dorate.” (Düşüncelerim yaldızlı kanatlar takıp uçsunlar.)
Sonraki dizeleri sabırsızlıkla okumaya başladım. Her kıta beni daha çok etkiliyordu. Önce bir parça okudum, sonra biraz daha…
Bir daha beste yapmamak için verdiğim karara şimdi sadık kalmak için, kendimi zorluyordum. Sonunda kitabı kapattım ve yattım. Fakat bir türlü uyku tutmuyordu. “NABUCCO” kafamın içinde dönüp duruyordu. Kalktım ve librettoyu bir değil, iki değil, tam üç kez okudum. Gün ağardığında Solare’nin şiirini baştan sona aklıma yazmıştım.
Bütün bunlara rağmen, beste yapmama konusundaki kararımı değiştirmeye hiç niyetim yoktu. Librettoyu geri vermek için, o gün Merelli’ye uğradım.
“Güzel değil mi?” dedi. “Evet çok güzel.” diye yanıtladım. “Öyleyse bestele…”
“Hiç öyle bir niyetim yok.“
“Sana bestele dedim tamam mı?” dedi ve librettoyu aldı, pardösömün ceplerinden birine tepiştirdi, beni omuzlarımdan tutup odasından çıkardı, bununla da kalmayıp, kapıyı suratıma çarptı ve kilitledi.
Ne yapacağımı şaşırmıştım. “Nabucco” cebimde odama döndüm. Bir gün bir kıta, bazen bir nota, bazen bir ölçü, derken operayı tamamladım…”
Kaynak
Boyut Müzik… Klasik Müzik Koleksiyonu Cilt 19

4 Ağustos 2008 Pazartesi

Duru


Kızım duru...6 yaşında.Bu yıl ilkokula başlayacak..

BİLİNMEYEN YÖNLERİYLE BEETHOVEN

BİLİNMEYEN YÖNLERİYLE BEETHOVEN
PANCAR TARLALI LUDWİG
Hollandalıların soyadı olarak, kökenlerinin bağlı olduğu yerin adını alma alışkanlığı vardır. Bu adın başına da Almanların “von”u ile karıştırılan ve bir soyluluk işareti sanılabilecek “van”ı koyuyorlardı. Hollanda’da pek çok kasaba ve köyün adı, “avlu” anlamına gelen “hoven” sözcüğü ile biter. Maastricht ve eski Liége arasında ise, Flamanca’da “pancar tarlaları” anlamına gelen Bettenhoven köyü bulunur. Doğal olarak “van Bettenhoven”lar da vardır tabi. Fakat 1650’ye doğru, artık soyadları kısalmıştı:
“Van Beethoven”.

MÜZİKTEN NEFRET ETMİŞTİ
Ayyaş baba Johann, gözü yükseklerde olan bir adamdı. Oğlunun müziğe ilgisini keşfedince büyük bir hırsa kapıldı. Kendi elde edemediği ünü ve parayı yetenekli oğlunun kazanmasını, onun yeni bir Mozart olmasını istiyordu. Oğlunu eğitmek için çok sert, çılgın ve zalim bir yöntem uygulamaya başladı. 4 yaşındaki çocuğu saatlerce klavsen başında tutar, geceleri eve ayık gelirse, onu uykudan kaldırıp sabahlara kadar çalıştırırdı. Çocuk, yorgunluk, uykusuzluk ve soğuktan ötürü hata yaptığı zaman ise dayak başlardı. Beethoven, daha sonra açıkça söylediği gibi müzikten öylesine nefret etmiş ki, bu işten vazgeçmeyi bile düşünmüştür.İyi ki bu düşüncesini gerçekleştirmemiş...

MUTSUZ ÇOCUKLUK
Beethoven mutsuz bir çocukluk geçirdi. Yoksul bir evde sarhoş bir babayla, kasları ağrıyana ve yorgunluktan başı dönene kadar piyano başında esaretle geçiyordu günleri. Yapılan hatalar için dayak vardı ama, başarılı bir ders sonunda hiç güzel söz duymadı. Işin kötüsü hiç arkadaşı yoktu. Çirkin bir çocuktu. Davranışları ve giyimi dağınık ve pasaklıydı. Son derece sakardı. Olağanüstü duygusal ve utangaçtı. Yaşıtları ondan uzak dururlar, oda onlara yanaşmazdı. Bu yüzden çocuk oyunlarının anlamını hiç öğrenemedi. Hayatındaki tek sıcaklık annesinden geldi. Annesinin yumuşaklığı, sevecenliği, sabır ve anlayışı, babasının zalimliğini bir ölçüde telafi ediyordu.

NASIL BİR ADAMDI?
Bu konuda çağdaşlarının anlattıkları çok değişiktir ve birbirleriyle çelişmektedir. Kimine göre Beethoven az konuşan, somurtuk bir adamdı. Kimi onu derbeder bulur; kimi de çok şık giyindiğini söylerdi. Birçok kişi onu insanlardan kaçan, içine kapanık bir adam olarak görür, başkalarıysa samimi, açık kalpli bulurdu. Onu dinlenme, eğlenme saatlerinde görenler için, çok neşeli, hoşsohpet, şakacı bir adamdı. Kafasına denk arkadaşları, ahbapları arasında ruhuna uygun bir hava bulunca güler, söyler, halinden pek memnun görünürdü.

HASTALIK KOLEKSİYONU
Beethoven, Goethe ile karşılaştığı Tepliz’e ünlü kaplıca sularında tedavi olmak için gitmişti. Peki hangi hastalığın tedavisi için? Bazı kaynaklara göre, besteci geçirdiği şiddetli bir sinir krizinden sonra dinlenmek, biraz kendini toparlamak için gitmişti oraya. Aslında, nöro-psikiyatr ve psikanalist Edward Larkin’in son çalışmaları sayesinde bugün, Beethoven’in kolit, romatizma, romatizmal ateş, cilt hastalıkları, çıbanlar, bitip tükenmez enfeksiyonlar, göz yangısı, tansiyon ve dejeneratif tipte damar hastalıklarından muzdarip olduğunu biliyoruz. Wegeler’in anlattığına göre, 1807 yılında Beethoven, bir çıban yüzünden neredeyse bir parmağını kaybediyordu. 1808’de yine bir çıban yüzünden çenesinin şekli bozuldu ve 1813’de ayağındaki bir enfeksiyon ateşini öyle yükseltti ki, tüm duyularını kaybedebilirdi.

DOSTLARININ ARASINDA
Sanatçıların toplantı yerleri olan lokanta ve gazinolarda Beethoven’a sık sık rastlanırdı. Bir iki kadeh içki içtiği de olurdu, ama içkiyi hiç bir zaman aşırıya vardırmamıştı. Bir arkadaşına yazdığı mektupta, “İçki yaratma gücümü arttırıyorsa da, içime bir sıkıntı veriyor” demişti. Beethoven lokantaya gidince bir masaya oturur, bira getirtir, gözlerini yumarak koca piposunu tüttürürdü. Bir dostu yanına gelip de omzuna dokununca rüyadan uyanır gibi gözlerini açar, konuşma defterini uzatır, yüksek sesle, sormak istediğini oraya yazmasını söylerdi. Siyaset hakkında konuşmayı severdi. Çok kitap okuduğu için her konuda geniş bilgisi vardı.

BEETHOVEN ALKOLİK MİYDİ?
Beethoven’in ölümünden hemen sonra alkolik olduğu söylentisi yayıldı. Herhangi bir dayanaktan yoksun, çok tuhaf bir söylentiydi bu. Anton Schindler, bestecinin çok az alkol aldığını ve soğuk kaynak suyunu çok sevdiğini anlatır.
Beethoven’in sevdiği asıl içki kahveydi. Alkolik söylentisine inananlar, bestecinin sirozdan öldüğünü ve hayatının son yıllarında yüzünün yaygın bir kızartıyla lekelenmiş olmasını kanıt olarak ileri sürüyorlardı. Oysa birazcık şarap yada bira içtikten sonra beste yapamadığını biliyoruz.

SAĞIRLIĞI NASIL FARK EDİLDİ?
1796 yılında bir konserin sonunda Beethoven tuhaf bir olayla karşılaştı. Alkışlar kesildiği halde kulakları, beyni uğulduyor, çağlayan sesi gibi bir gürültü duyuyordu. Sonra ona söylenenleri pek iyi duymadığını fark etti. Anlamıştı. Daha önce hafiften hafife başlamış olan sağırlığı artmıştı.
1801 yılında bir akşam, Viyana’da bir arkadaş toplantısında piyano çalıyordu. Dinleyenler bir ara şaşırıp kaldılar, birbirlerine baktılar. Beethoven’in parmakları oynadığı halde piyanodan hiç ses çıkmıyordu. Dikkatle bakınca gördüler ki, bestecinin parmakları tuşlara değiyor ama basmıyordu. Bunu, hasta olmasına, belki de ellerinden rahatsız olmasına yordular. Gerçekte ise, bestecinin sağırlığı birden artmıştı. Piyanoya bakmadan çaldığı için parmaklarının tuşlara hafifçe dokunduğunu, duymadığı içinde piyanodan ses çıkıp çıkmadığını fark etmemişti. Durumu sonradan anladı. Bir arkadaşına yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Senin Beethoven’in korkunç bir felakete uğramış bulunuyor. Şunu bil ki, en değerli yanım, işitme duyum bozuldu… Gittikçe de artıyor. Kim bilir, belki de hiç düzelmeyecek…”
Beethoven bestelerini yaparken dişlerinin arasına bir çubuk alıp piyanoya dayıyor, böylece ses titreşimlerini duyuyordu.
Beethoven’in sağırlığının neden ileri geldiği geniş bir tartışma konusu olmuştur. Bestecinin çağdaşları bunun, babasının ayyaşlığından, annesinin veremli oluşundan ileri geldiğini öne sürmüşlerse de günümüzün doktorları, iç kulak kemiklerinin kireçlenmesine yoruyorlar. Bugün böyle bir kusur ameliyatla düzeltilebiliyor…

BEETHOVEN “AKIL SAHİBİ”
Beethoven, akrabalarına da dostlarına olduğu gibi haşin davranıyor, sevgisini sert davranışlarla gizlemeye çalışıyordu. Başarılı bir işadamı olan kardeşi Johann övünmekten hoşlanırdı. Büyük bir arazi satın aldığnı herkesin öğrenmesini istediği için kartvizitine “Johann van Beethoven – Toprak sahibi” yazdırmış, bir tane de ağabeyine göndermişti. Beethoven de kartın arkasına bir şey yazdı. “Ludwig van Beethoven – Akıl sahibi”.

BEETHOVEN’İN BİR GÜNÜ
Beethoven yaz kış erken kalkardı. Yüksek kuştüyü yatağından iner inmez çalışma masasının başına geçer, aklına gelen bir melodi yazar, ya da o gece yarım bıraktığı besteyi gözden geçirirdi. Sıkıntılı, dertli günlerinde traş olmadığı, elini yüzünü iyi yıkamadığı, yakalık değiştirmediği olursa da keyfi yerinde olduğu zamanlar temizliğe o devirde pek az rastlanacak kadar düşkündü. Yalnız, koku kullanmayı pek sevmezdi. Oysa o devirde birçok kişi iyi yıkanmaz, bunun yerine kokular sürünürdü. Sonra kahve faslı başlardı. Beethoven kahvesini kendi eliyle hazırlardı. Kahvedanlığın içine kahve tanelerini birer birer sayarak koyardı. 70 tane olacaktı. Kahvaltıdan sonra yine masasının ya da piyanosunun başına geçerdi. Sonra çalışmasına ara verir, yürüyüşe çıkardı. Hava iyiyse kırlara uzanır, yağmurluysa şehirde dolaşırdı. Vitrinlere baka baka, ağır ağır yürür, özellikle antika eşyayı büyük bir merakla seyrederdi.
Gezintiden döndükten sonra yine çalışmaya koyulurdu. Canı istediği zaman yemek yerdi. Iyi yemeğe düşkündü. Öğleden sonra birkaç saat daha çalışır, sonra da kırlarda dolaşmaya çıkardı. Akşam yemeğinin saati yoktu. Akşamları çok az şey yer, çoğunlukla yalnızca çorba içerdi. Gece yine çalışır, Goethe, Schiller, Homeros, Plata, Shakespeare gibi sevdiği yazarlardan bir kaç sayfa okurdu.

ESERLERİNDE “TÜRK” ETKİSİ
Beethoven’in eserlerinde Türk etkisine rastlanır. Oyun yazarı August Kotzebue “Atina Harabeleri” adlı oyunu için müzik isteyince Yunanistan’da Türk egemenliğine dayalı konusu nedeniyle kente uzaktan yaklaşan bir yeniçeri marşı eklemiştir. Ayrıca 9. Senfoni’nin son bölümünde tenorun yiğitliği öven şarkısına ziller ve başka vurma çalgılarla bir mehter marşı katılır. “Wellington’un Zaferi” adlı düşük düzeyli eserde ise gene mehter renklerine rastlanır.

BEETHOVEN YÖNETMENİN
DAYANILMAZ AĞIRLIĞI
Jullien adında ilginç bir orkestra şefi vardı. Beethoven’a olan hayranlığını kendine özgü bir yolla gösteriyordu. Onun bir eserini yönetmek üzere sahneye her çıkışında, gümüş bir tepsi üzerinde, oğlak derisi eldivenler getirdirdi. Seyirci konserin başlamasını beklerken, törensel bir edayla eldivenleri giyer ve mücevherlerle bezeli batonuyla müziği başlatırdı.

Kaynak
Boyut Müzik... Klasik Müzik Koleksiyonu Cilt 4

Modern Caz

1940'lı yıllarda cazda önemli değişiklikler olmaya başladı. Cazın insanlan eğlendirme amacına ters düşen bu değişimler, cazın çok farklı bir yöne kaydığı yorumlarına neden olsa da asıl değişim insanlann psikolojisindeydi.
Benny Goodman bir dans gecesinde çalarken insanları dans ettiremedi. İnsanlar artık bu müziği çok duymuş ve dinlemeye başlamışlardı. İsmini hatırlamadığım eski bir Amerikan filminde de sahnelenen bu olay, insanların psikolojik değişimlerini çok güzel gösteriyor.
Müzisyenler daha iyi eğitim almaya başlamışlardı. Daha çok müzik yapmak, daha uzun sololar atmak istiyorlardı. Louis'in açtığı yolla soloculann kalitesi yükselmişti. Swing dönemi, caz orkestralarında istedikleri solo olanaklarını bulamıyor, yaptıklaı en ufak değişikliklerle eleştiri oklarına hedef oluyorlardı. Thelenious Monk, çalıştığı orkestrada "zombi müziği" yapmakla suçlanmış, Dizzy Gillespie ise Cob Collabay'ın orkestrasında "benim orkestramda bu Çin müziğini çalmaktan vazgeç!" sözleriyle azarlanmıştı.
İkinci Dünya Savaşı insanlarda büyük huzursuzluk yaratmıştı. Zenciler üzerindeki baskı tekrar artmıştı. Sidney Beckefın Fransa'ya gidişi ile ilgili hikayeden bahsetmek lazım. Gemiden iner inmez ilk iş kendine bir ayna almış. Renginin değişip değişmediğini kontrol edip halen zenci olduğunu görünce şaşkınlığım; "İnanılacak gibi değil, hem zenci olacaksın hem de herkes tarafmdan insan muamelesi göreceksin!" sözleri ile ifade etmiş. Sanınm durumu daha net ortaya koyan bir olay olamaz.
Cazın merkezi ise New York'a kaymıştı. Radyo sektörünün gelişimi ve gece klübü sayısındaki artış neden olmuştu bu kaymaya. Savaş sonrası zaten iş bulmakta zorlanan insanlar, özellikle de müzisyenler için büyük bir firsattı bu.
Barlar özellikle Harlem'de, 52. caddede toplanmıştı. Dans geceleri ve Swing konserleri gece yarısına doğru son buluyor, iyi çocuklar bu saatten sonra evlerine dönerken, kötüler barlara gidiyordu. En çok ilgi gören barlar, bir caz orkestrasının da aranjörlüğünü yapan Teddy Hill'in işlettiği Minton's Playhouse ve Clark Monroe'nun sahibi olduğu Monroe's Uptown House'du. Bu iki bar Bibop'un da doğuş yeri olarak kabul edilir. Gece geç saatlere kadar bu barlarda "Jam Session"lar olurdu, yani mekana gelen müzisyenler çoğunlukla da Swing konserlerinde çalanlar barda çalmakta olan gruba ilave olur ve çalınan şarkılarda hünerlerini sergilerlerdi.
Buralarda müzisyenler toplumdan dışlanmış olmanın öfkesini müzikleriyle kusuyorlardı. Sinirleri zaten bozuktu insanların ve eğlenceli müzikler çalmak istemiyorlardı, buldukları melodiler irite ediciydi.
Bu sırada beyazlar zenci müziği dinlenmemesi için kampanyalar düzenliyorlardı. Tabii ki alıştıklan müziği artık beyaz müziği olarak kabul ediyorlardı. Zencilerin de ticari kaygı dışında bu müziği çalmak istememeleri düşünülürse bu pek de yanlış sayılmaz. Zencilerin beyazlara karşı nefreti artıyordu. Kendi yarattıklan müzikten, asıl parayı beyazlar kazanıyordu. Hiçbir zenci swingci Benny Goodman kadar meşhur olamamış ve onun kadar çok para kazanamamıştı. Zenciler artık beyazlann araklayamayacağı müzikler yapmak istiyorlardı. Monk bunu "Öyle bir müzik yapacağız ki araklayamayacaklar, çünkü çalmayı beceremeyecekler" sözleri ile çok güzel anlatmış.
Çalıştıklan yerlere, yaptıklan müzikleri anlamayan dinleyiciler geliyordu. Onlar da buna tepki olarak dinleyiciye arkalannı dönerek çalmaya başladı. Farklı olmak için her şeyi yapıyorlardı. Arkası dönük çalmanın etkisi ile seyircilerin yakalayamadığı bir diyalog vardı aralarında. Bir süre tuhaf bir saç şekli ile çıkıyorlardı sahneye. Bu taklit edilince sakallarını, o da olmaz ise dinlerini değiştiriyorlardı. Louis Armstrong, "hepsi, o acayip, hiçbir şey ifade etmeyen akordlar... ne dans edecek bir ritim ne hatırlayacak bir melodi alabiliyorsunuz" demişti bu müzik hakkında. Collier's'da yayımlanan bir makale, "Seslendiremezsiniz. Dans edemezsiniz. Hatta belki tahammül bile edemezsiniz. Bebop budur" diye yazıyordu.
Caz hakkında yapılan tüm yorumlar, yazılanlar, söylenenler, onların başarıya ulaştıklarının kanıtı idi. Müzikleri gerçekten kopya edilemiyordu. Melodiyi takip edemiyor, edebilseler bile; o hızda bir müziği çalmaya teknikleri yetmiyordu.
Müzisyenler daha rahat solo atabilmek için küçük gruplar kurmuşlardı (solo-duo-trio-quar-tet-quintet-sextet ve altı kişiden kalabalık olanla Extended combo-combination).
Eleştirmenlerin hedefi haline gelseler de dönemin müzisyenleri gerçekten müziği iyi biliyorlardı. Zaten 'blues' ve 'ragtime'dan doğar caz, diğer müziklerle etkileşimini bundan sonra da hep sürdürdü. Bebop'un ilk dönemlerinde de klasik müziğin, özellikle de modern bestecilerin etkisi vardı; Strawinsky, Bartok gibi... Latin müzikle etkileşimi ise Cu bop adını alacak boyutta idi.
Caz müzisyenleri en azından sanatçı kimliği edinmek istiyorlardı (sanat ve sanatçı kavram-larının üzerinde tartışmaya neden olmamak ve bulaşmamak için müzisyen olarak adlandırmayı sürdürüyorum). Charlie Parker yapılan bir körlemede (müzisyenin hiçbir ön bilgi verilmeden dinletilen parçalar hakkında yorum yapmasmm istendiği bir oyun) kendisine dinletilen "The song of the Nightingale" parçasını tanıdıktan sonra, besteciyi övgülere boğar ve Prokofiev, Hindemith, Debussy, Ravel gibi büyük isimler üzerine bir sohbet başlatır. Parker kariyerinin zirvesinde iken klasik müzik bestecisi Edgard Varese'den de beste dersleri almıştır. Bu derslerin karşılığını ise Varese'ye yemek yaparak ödediği rivayet olunur.
Her tepki gibi Bibop'ta sert üslubunu koruyamaz ve yumuşar. Bu yumuşama ise bu müziğin anlaşılmasını sağlar. Getirilen yeniliklerin, müziğin ve çalış tekniğinin farkına vanlmasını sağlar. Zamamnda hor görülen, anlaşılmayan bu müzik, günümüz müziğinin temellerine yerleşmiştir (tabii ki pop değil). Yumuşamadan sonra Bibop'un yumuşama öncesi hali bile, agresif dinamiği nedeni ile halen pek dinlenmese de kendisine daha saygın bir yer edinir.

GARİP İNSANLAR ŞU MÜZİKÇİLER

GARİP İNSANLAR ŞU MÜZİKÇİLER

Yüzyılımızın opera evreninde güçlü bir atılım sağlayan İtalyan bestecisi Giacomo Puccini her “Noel” günü yakın dostlarına pasta gönderirmiş… Daha doğrusu, öteden beri bildiği bir pastane bestecinin yıllar önce verdiği listeye göre pastaları hazırlar, adreslere yollarmış. Puccini bir “Noel” akşamı pastaneye telefon ederek pasta gönderilenler arasında kısa süre önce darıldığı orkestra yöneticisi Arturo Toscanini adının da bulunduğunu anlayınca maestro’ya şu telgrafı çekmiş: “Pasta yanlışlıkla gönderildi. İmza Puccini…” Telgrafın yanıtı yine telgrafla olmuş: “Pasta yanlışlıkla yendi. İmza Toscanini…”.
Yakın çağların ünlü müzik adamı A. Toscanini sanatına pek çok hizmetleri olan bir kişi oluşunun yanı sıra özel yaşamı ve garip davranışlarıyla da ilginç bir sanatçıydı. Bu davranışlardan çoğu küçük öyküler oluşturdu müzik tarihinde… İşte bunlardan bir başkası; New York’ta çok zengin bir ailenin şölenine gecikerek gelen “maestro” salona girdiğinde ses büyüteçlerinden bir Beethoven senfonisinin yansıdığını duyar, “Molto bene, magnifico… Çok iyi mükemmel…” diye söylenir. Ev sahibesine yapıtı kimin yönettiğini sorup da hiç sevmediği biri olduğunu anlayınca da “Şarlatandır bu adam…” diye bağırıp sürdürür sözünü: “Ben her zaman söylerim herkes orkestra yönetebilir diye… İşte örneği…”.
Evet, değerli okurlarım, sanatçılar bu arada müzikçiler de insan… Onların da günlük yaşamda davranışları tüm insanlardan pek başka değil… Yalnız uzun yıllar aralarında bulunmuş, konuşup söyleşmiş bir sanatsever olarak gözlemlerimin sonucu bir yargımı açıklayacağım hemen; biraz kıskanç olur sanatçılar.
Müzikçilerin bazı davranışları ve sözleri kalmıştır anılarda… Bunları derleyen kitapların sayısı bir hayli kabarık… Ancak kitaplara geçmiş olanlar dışında da rastlanıyor bu tür anılara. Bunlardan ikisine yer verdim. İşte bu kez piyanistler konusunda birkaç anı… Yüzyılımızın büyük piyanistlerinden Arthur Schnabel 1930 yıllarında ders vermeye başlamış, bir toplantıda ders başına ne aldığı sorulduğunda şöyle yanıt vermiş: “On İsviçre Frangı alıyorum… Gerçi altı franga verdiğim dersler de var pek tavsiye etmem…”.
Çağımızın ilginç piyanistlerinden Viladimir Horowitz’in yıllar sonra tekrar sanat evrenine dönüşü özellikle orta yaşı aşkın müzikseverler arasında ilgiyle karşılandı. Horowitz, Arturo Toscanini’nin damadıydı ve kısa süre önce şöyle demişti: “Babadan müziği, kızından da erkekliği öğrendim.” Horowitz 1930’ların ünlüsüydü aslında… Konserlerinin biletleri kapışılıyor, bunlardan birine sahip olmak için meraklılar gişe önünde bütün gece bekleşiyorlardı. Yine böyle bir konserden önce New York’taki Carnegie Hall’ün gişesi önünde bütün bir kış gecesi konuşarak, söyleşerek bekleşenlere, yüzü atkıyla kapalı zayıf bir adam aras ıra çıkar sıcak çay ve kahve dağıtırmış… bir ara adamın atkısı aşağıya düşünce bekleşenler hayretten dona kalmıştır; çay ve kahve dağıtan kişi Horowitz’in ta kendisiymiş.
Piyanist Arthur Rubinstein’ın bir büstü New York’ta Carnegie Hall girişine konmuş, örtüyü kaldırması istenmiş. Rubinstein örtü kalktıktan sonra beliren büste bakıp şöyle demiş: “Büst hoşuma gitti… Neden derseniz bana benzemiyor ama nasıl olmayı istiyorsam öyle görünüyor…”.
1874 yılında doğan, uzun ve mutlu yaşamını 1954 yılında yitiren Amerikalı besteci Charles Ives, çağımızın müziğinde önemli yenileyiciler arasında sayılır… Örneğin “tonal dışı” müziğin, yarım seslerden de küçük aralıkları kullanışın, “poli ritmik” değişik türden ritim bileşimleri deneyinin “Yeni Viyana Okulu”nu oluşturan besteciler ve Alois Haba gibi Praglı devrimcilerden önce yürekli habercisi olmuştur Ives… Sanatçı uyuşumsuz düşünleri uyuşuma götürmek amacıyla çalışmış, çalgı müziği dağlarına kalıcı yapıtlar bırakmıştır. Onun bu türden yenilikçi veriminden hoşlanmayanlar alışılmış müzik yazması için baskı yapınca şöyle demiş sigortacılıktan milyoner besteci: “Ben sizin gibi duymuyorum sesleri… Benim yapıtımı dinlemekle kulaklarınız ters dönecek sanıyorsanız yanılıyorsunuz…”.
Yine Amerikalı çağdaş orkestra yöneticisi ve besteci Leonard Bernstein yapıp ettikleri ve dedikleriyle de tanınmıştır. Bir dostu orkestra yöneticiliğini neden sevdiğini sorduğunda şöyle der Bernstein: “Örneğin bir Beethoven senfonisi yönetirken insan nasıl didinip çırpınıyor biliyorsunuz. Bu didinmeler, çırpınmalar ve dövünmeler rahatlık sağlıyor, boşalıyorsunuz… Bu hareketleri sokakta yapsanız adamı apar topar tımarhaneye götürürler, konser salonunda üstelik bir de alkış alıyorsunuz… Şimdi anladınız mı neden bu mesleği seviyorum.”
Söz orkestra yöneticiliğinden açılmışken bir anı daha katalım. Yüzyılımızın ortalarında New York Filarmoni Orkestrası yöneticisi olan Arthur Rodzinsky gazeteden Fabian Sevitsky yönetimindeki bir açık hava konserinin radyodan yayınlanacağını öğrenince belirlenen saatte radyoyu açar Şostakoviç’in “5. Senfoni”si başlamıştır. Rodzinsky bir süre dinler, sonra başlar mırıldanmaya “Harika… Evet harika… Yapıtın tempo çizgisi sağlam… Sanırım Seviitsky benim plağımı incelemiş… Bu adamın yeteneğine hiç güvenim yoktu ama insanlar belli olmuyor… Büyük bir yöneticiymiş meğer…” Senfoni biter alkışlardan sonra anons yapılır; yağmur nedeniyle açık hava konseri gerçekleşememiş radyo, yapıtın Arthur Rodzinsky yönetimindeki plağını yayınlamıştır.
Şarkıcılar konusunda yazılıp anlatılanlar cilt cit kitap doldurur. İşte birkaç olay:
Müzik tarihinde en tatlı övgüyü Viyanalı müzik tenkitçisi Alfred Polgar yakın çağların operet yıldızı Fritzi Massary için yazmış… Leo Fall’ın “Madame Pompadour” adlı opereti ilk kez oynandıktan sonra gazetesinde şu tek cümleyle yargısını açıklamış Polgar: “Yapıtın notaları Leo Fall’ın ama müziği Fritzi Massary’nin…”
Şarkıcıların kendi aralarında birbirlerini eleştirmeleri de müzik tarihine geçen anılar arasında yer alıyor. “Otello” adlı operada Venedik’in Kıbrıs Valisi Kuzey Afrikalı kıskanç askeri oynayacak sanatçının hemen hemen Caruso’nunki gibi sese, Laurence Oliver benzeri oyun yeteneğine, boksör Muhammed Ali gibi bir yapıya sahip olması gerekir. Yakın geçmişte bu rolü en iyi yorumlayanlardan tenor Giovanni Martinelli aynı rolde bir Amerikalıyı dinledikten sonra; “Adam Otello’yu bir kamyon sürücüsü gibi söylüyor…” demiş, Martinelli’nin çok kibar bir sanatçı olduğunu bilen çevresindekilerin şaşkınlığını görünce de sözü şöyle değiştirmiş “Şey… Kamyon gibi söylüyor Otello’yu…”.
Çağımızın ünlü ses yıldızlarından Amerikalı soprano Beverly Sills tanınmış İtalyan soprano Renata Scotto’nun rolünü alması istenmiş. İlk giysili provada esmer Scotto’nun yapıtın bir sahnesinde giydiği altın lame giysiyi giymesi önerilince sarışın Sills kabul etmemiş, gümüş renkli giysi istemiş. İkinci giysili provada da Scotto’nun giysisi gelince bir makas alan Sills giysiyi koro üyelerinin alkışlarıyla kesebildiği kadar kesip parçalamış… Ve üçüncü provada gümüş renkli giysiye kavuşmuş… Bu olay yıllar öncesinden… Ama opera tarihine geçecek kuşkusuz…
KaynakFARUK YENER… Şu Eşsiz Müzik Sanatı…Cem Yayınevi / İst. 1990

BİR AŞK ÖYKÜSÜ

BİR AŞK ÖYKÜSÜ “EUGENIY ONEGIN OPERASI”
Tchaikovsky’nin 1877 yılında bestelediği “Eugeniy Onegin Operası” çok sevildi. Birçok Avrupa ülkesinde sahneye koyuldu.Daha sonra ülkemizde de sahnelendi.
Şehir yaşamından sıkılıp bir taşra kentine gezmeye gelen, asil, gururlu Onegin ile duygulu, güzel Tatyana’nın aşkı işte böyle başladı.
Ancak ben merkezci yapısıyla Onegin, arada bir düelloya çağrılıp arkadaşını öldürmek zorunda kalınca kaçmaktan başka ne yapabilirdi ki?
Onegin’in Tatyana’yı reddi:
Ben mutluluk için doğmadığımı anlıyorum.
Bu duygu artık bana yabancı.
Bunu giderme çabaların boşuna.
Artık seni sevdiğimi söyleyemem.
Belki bunları okurken ağlayacaksın,
Ancak bu göz yaşlarının kalbime dokunmayacağını bil.
Şunu düşün: Seninle benim nasıl bir geleceğimiz olabilir ki?
Yıllar geçmiş ikisinin yaşamında pek çok şey değişmiştir. Örneğin artık eski, insanlara tepeden bakan, değişiklik peşinde koşan Onegin değildir. Düelloda arkadaşını öldürmesi olayından sonra sürekli herşeyden kaçış içindedir. Zamanla kafasında tek şey netleşir. O da kendisine olan perişan aşkıyla başbaşa bırakıp reddettiği Tatyana’dır. Yıllar sonra Prens Gremin’in verdiği partide, Prensle evlenmiş olan Tatyana ile karşılaşır. Onun, eskiden aramadığı, eksikliğini duymadığı sevgisine şimdi muhtaç olduğunu anlar. Ne var ki yıllar sonra koşullar değişmiş, Tatyana kendisine gerçekçi bir yaşam kurmuştur. Reddetme sırası Tatayana’dadır artık.
Tatyana’nın Onegin’i reddi:
Onegin, o eski günlerde ben daha genç güzeldim.
Ve seni seviyordum. Ne oldu? Senin kalbinde ne buldum?
Cevabın ne oldu? Yalnızca duygusuzluk, kalabalık.
Bu doğru değil mi?
Basit bir taşra kızını sevmek ha!
Bu senin için hiç ilginç birşey değildi.
Ve şimdi, Tanrım.
Senin soğuk ifadeni ve bana attığın nutku hatırlarken, kanım çekiliyor.
O kötü geçen günlerden seni sorumlu tutmuyorum.
Geçen gün bana gösterdiğin asilce davranışla, beni onurlandırdın kalpten teşekkürler.
Mutluluk belki şimdi çok mümkün ve çok yakınımızda.
Ne yazık ki artık çok geç.
Çünkü benim kaderim belirlenmiş.
Yaşam biçimim kararlaştırılmış.
Sen de öyle yapmalısın.
Yaşam biçimini belirlemelisin.
Bu sözler ünlü Rus şairi Puşkin’in kaleminden Tatyana için dökülmüştü. Aynı zamanda Tchaikovsky’nin duygulu öğrencisinin büyük aşkının etkisinde kalmasına ve onunla evlenmesine de yol açtı...

Bunları biliyormusunuz -1

MOZART’LA İLGİLİ KÜÇÜK ANILAR ve BİLGİLER
EVLENME TEKLİFİ
Küçük Wolfgang, İmparatoriçe Maria-Theresia’nın huzuruna çıkarken kendisine iki prenses eşlik ediyordu. Bunlardan biri, ilerde Fransa Kralı ile evlenecek olan Marie-Antoniette idi. Yeni cilalanmış parkenin parlaklığı Wolfgang’ın çok hoşuna gitmişti. Yavaşça yürüdükleri halıdan ayrılarak, ayna gibi parlayan döşemenin üzerine bastı. Ama aniden dengesini kaybederek yere yuvarlandı. Marie-Antoniette hemen küçük yaramazı kucağına alarak, canının acıyıp acımadığını sordu. Genç kızın boynuna sarılan Wolfgang, büyük bir ciddiyetle şunları söyleyecekti: “Bana karşı çok kibar davrandınız sizinle evlenmek istiyorum”…
İLK SENFONİSİ
Ağustos ayında Londra yakınlarında Chelsea de bir ev kiralamıştık. Babam çok hastaydı. Onu rahatsız etmemek için piyano çalmamız yasaktı. Vaktini boş geçirmemek için kardeşim Wolfgang, ik senfonisini besteledi. Bazen yanına oturup, yazdıklarını kağıda geçirmekte kendisine yardım ederdim. “Korno için güzel bir melodi yazmayı bana unutturma” diye tembih ett. İki ay sonra babamız yeniden eski sağlığına kavuşunca Londra’ya geri döndük.
(Nannerl’in Not defterinden, 1764)
ESERLERİ NASIL SIRALANDI
Mozart’ın eserleri söz konusu olduğunda daima karşılaşacağımız iki harfi açıklamakta yarar var. bestecinin oldukça dağınık olan eserleri, 19. yy.da müzik tarihçisi Ludwig Köchel (1800-1877) tarafından kronolojik olarak sıralanmış ve Almanca “Köchel KATALOĞU” anlamına gelen KÖCHEL VERZEİCHNİS kelimelerinin baş harfleri olan KV ile gösterilmiştir.
Bestecinin son eseri olan REQUIEM’in numarası KV 626’dır.
BABASINDAN MOZART’A:
HEMEN PARİS’E DOĞRU YOLA ÇIK!
“4 Şubat tarihli mektubunu büyük hayret ve korku içinde okudum. Yazdıklarının etkisiyle uykusuz geçen bir geceden sonra bu satırları kaleme alacak gücü kendimde buldum. Çevrendeki insanları tam olarak tanımadan, onların her söylediklerine kanmak belki de senin en büyük kusurun. Tüm aileni ve Paris’te seni bekleyen parlak geleceği bir yana itip, nasıl hiç tanımadığın insanlarla konserler yapmayı hayal edebiliyorsun? Bay Weber ve Alaysia ile yapmayı planladığın geziyi, sanki bir roman okur gibi okudum. Böylesine gerçekten uzak bir düşünceyi nasıl aklından geçirebiliyorsun? (…) hemen Paris’e doğru yola çık! Aklında yalnızca orada elde edeceğin başarılar olsun. Ancak Paris’te elde edeceğin bir başarı, senin tüm dünyada ün kazanmanı sağlayabilir.”
12 Şubat 1778

MİLANO’DAN NANNERL’A MEKTUP
“Sevgili kardeşim, operam bütün vaktimi aldığı için sana uzun zamandır yazamadım. Ama şimdi kendimi affettirmek istiyorum. Operam burada çok beğenildi ve salon her gece tümüyle doluyor. Herkes uzjn zamandır Milano’da böylesine güzel bir eser oynanmadığını söylüyor. Babam ve ben Paskalya’da yeniden seni ve annemi görebilmeyi ve tüm yaşadıklarımızı keyifle anlatabilmeyi sabırsızlıkla bekliyoruz.
Addio…
Not: Dün, operamı kopya eden kopist bizi görmeye geldiğinde eserlerimi Lizbon için de yazdığını söyledi. İşte böyle sevgili Mademoiselle Ablam. Senin kardeşin olma şerefini daima korumak isteyen…
Wolfang / Milano, 12 Ocak 1771
LİBRETTİSTİNİN KALEMİNDEN MOZART
“O zamanlar Viyana’da bence adı anılmaya değer iki besteci vardı. Biri İmparator II. Joseph’in çok sevdiği Martini, diğeri ise Wolfgang Mozart’tı. Onu dostu ve koruyucusu Baron von Wetzlar’ın evinde tanıdım. Doğuştan sahip olduğu dehası, Mozart’I gelmiş geçmiş bestecilerin hepsinden üstün kılıyordu. Ama onu çekemeyenlerin engellemeleri yüzünden, henüz kendini tam olarak gösterememiş ve tıpkı toprak altında kalmış bir cevher gibi farkedilmemişti. Bu eşsiz dehanın unutulmaz eserlerini yaratmasında, benim sürekli ısrarımın ve enerjimin de önemli bir yer tuttuğunu her zaman gururla hatırlarım. Beni çekemeyenler, bazı gazeteciler ve Mozart biyografları, böyle bir şerefi benim gibi bir İtalyan’a vermek istemeyebilirler. Ama tüm Viyana, Mozart’I ve beni tanıyanlar, onun ailesi ve en önemlisi bu birlikteliğin ilk kıvılcımı evinde parlayan Baron von Wetzlar söylediklerimi doğrulayacaktır.”
(Lorenzo Da Ponte’nin 1820’lerde yayınladığı ANILAR’ından)
SENİ 1.060.437.082 KEZ ÖPERİM
“Sevgili karıcığım, senden bazı ricalarım var. sakın üzüntülü durma, sağlığına dikkat et ve bahar havasına güvenme. Mektuplarında ikimizi ilgilendiren konulara daha çok yer ayır. Her gece yatmadan önce saatlerce resminle konuştuğumu unutma.
Seni 1.060.437.082 kez öperim. Bu sayıyı konuşma çalışması yapman için yazdım.
Her zaman sana sadık kocan ve arkadaşın… Wolfgang..”
Dresden, 16 Nisan 1789
KaynakBoyut Müzik ….. Klasik Müzik Koleksiyonu Cilt 2

Bunları biliyormusunuz -2

Bunları biliyor muydunuz?

ROSSİNİ hem eserleri hem de yaşantısı ile ilgi çeken bir besteci. Bir konser öncesi salona girerken bir bayan koşarak yanına gelmiş ve “Sinyor ilk kez sizin aryalarınızı seslendireceğim ve çok korkuyorum’’ demiş. Ünlü bestecinin yanıtı kısa olmuş : “Ben de...’’

SCHUBERT ünlü Bitmemiş Senfonisi için bir dostuna şunları söylemiştir’. “Dostum bu eseri dinlerken gözlerinin önünde sağlığı asla düzelmeyecek, parlak ümitlerinden hiçbiri gerçekleşmeyecek, ve hayatı yarım kalacak bir insanı canlandırmalısın”. Bitmemiş Senfoni yıllarca hatta yüzyıllarca belleklerde bir soru olarak kalmıştır. Hatta 1920 yılında New York’ta senfoninin bitirilmesi için bir yarışma açılmış ancak yarışmayı kazanacak nitelikte yapıt bulunamamıştır.

SMETANA onbir çocuklu bir ailenin çocuğu idi ve yaşamı zorluklar içinde geçti, ölümü ise oldukça acıklı oldu. Smetana çocukluğunda kendine Mozart’ı örnek almıştı. Hatta anı defterinde, ölümünden sonra daha çocukluk günlerinde yazdığı şu nota rastlandı. ‘’Kompozisyonda Mozart, teknikte ise Liszt olmak istiyorum.’’

BRAHMS müzik dünyasının bu asık suratlı devi, Beethoven’e özel bir hayranlık beslemiştir. Hatta dönemin müzik otoriteleri Brahms’ın birinci senfonisi için “Eğer Beethoven onuncu senfonisini yazsaydı, işte böyle birşey olurdu’’ demişlerdi. Brahms bir de Schumann’dan etkilenmişti. Schumann’a yazdığı bir mektupta “Senin müziğin de beni tıpkı Beethoven’ın müziği gibi etkiliyor. Yeni bir senfoni ya da uvertür duyunca kendimi o eser tarafından tutsak edilmiş gibi hissediyorum’’ diyordu..

HANDEL Almanya’da doğdu, İtalya’da gelişti ve İngiltere’de şana şöhrete ve paraya kavuştu. Hem cerrah hem de berber olan babası oğlunun müzisyen olmasını hiç istemiyordu. Handel evden kaçtı ve kiliselerde org ve klavsen çalmaya başladı. 25 yaşına gelince de Londra’ya gidip Britanya vatandaşlığına geçti ve İngiltere’nin en ilgi gören kişileri arasında yer aldı.

BACH ailesinin kökeni 1561 yılına, Hans Bach’a kadar iniyor. Bizim yoğun olarak bildiğimiz Johann Sebastian Bach ise 1695 doğumlu yani bilinen en eski Bach’dan 124 yaş küçük. İşin ilginç yanı Johann Sebastian Bach, ailenin 32. müzisyen bireyi. Ailenin ilk müzisyen bireyinin Hans Bach olduğu varsayılıyor. Johann Sebastian Bach değirmenci olan büyük büyük dedesinin bugün pek rastlanmayan besteleri için şöyle diyor “Rüzgarın çıkardığı sesi öylesine güzel işlemiş ki, iddia ederim öğüttüğü un müziği kadar güzel değildir’’.

PURCELL İngiltere’den ender çıkan bestecilerden biri. Ölümü ise hayli ilginç. Geceleri sadece saat onbire kadar evden çıkmasına izin verilen besteci yağmurlu bir gecede eve daha geç dönünce eşi tarafından içeri alınmamış ve yağmur altında bekleyerek soğuk algınlığından ölmüş. Purcell özellikle Kuzey Afrika ve Doğu temalarını da işledi. Hatta Gordiyon Düğümü adlı bir de senfonik şiir besteledi

Bunları biliyormusunuz-3

OTOMATİK AKORT

Gitarlarını akort etmeye üşenen müzisyenler için kendi kendini akort eden gitar geliştirildi. Automatic Tuning Developments adlı bir şirketin geliştirdiği gitarın içinde, üzerindeki telleri otomatik olarak akort eden bir motor bulunuyor. Gitarın içine yerleştirilmiş elektromekanik sistem, elle yapılan akort işlemini taklit ederek telleri tek tek ayarlıyor. Hangi telin akortsuz olduğunu, ışık yayan diyotlar belli ediyor. Bu durumda motor devreye girip, telin üzerindeki gerilimi normal düzeye getiriyor.


ENSTRÜMANLARDA SES DELİKLERİ

Soru: Keman ve bombeli göğüslü gitarlarda ses deliği ''f''şeklinde, düz göğüslü gitarlarda ses deliği yuvarlaktır. Bu şekilde olmaları bir yapım geleneği midir? Ses delikleri için optimum bir şekil varmıdır?
Yanıt: Ses deliklerinin şekillerine karar verirken göz önünde bulundurulması gereken en önemli konu sazın şekli, büyüklüğü ve pozisyonudur. Örneğin yuvarlak ses delikli gitar, ''f" ses delikli gitardan çok farklıdır, hatta ayrı bir sazdır. Gitarlarda en temel sorun, tellerin üzerindeki gerilim nedeniyle sazı eğip bükmesidir. Düz göğüslü gitarlarda (özellikle İspanyol, klasik, flamenko veya halk müziği gitarları) ses deliği genellikle yuvarlaktır. Bu gitarlar hafiftir, telleri bağırsak veya naylondan yapılmıştır. Gitar gövdesinin eğilip bükülmemesi için ses deliğinin içine destek sağlayan elemanlar yerleştirilmiştir. Bu gitarlarda yuvarlak ses deliği, en iyi tını ve en dolgun sesin elde edilmesi için en uygun yapısal çözümü sunar. Düz göğüslü gitarlar çoğunlukla ünlü 19.Yüzyıl gitar yapımcısı Antonio de Torres Jurado'nun tasarımlarından esinlenerek üretilir. Ancak bu gitarın bir alternatifi vardır. Ovation gitar'da ortada tek bir yuvarlak yerine kenarlarda, boyna yakın bir bölgede 11 adet küçük delik vardır. Bu delikler, gitarda akustik mikrofon bulunması durumunda geri yansımayı önler.
''f'' ses delikli bombeli göğüslü gitarların tonal kalitesi ve tınısı düz göğüslü gitarlardan çok farklıdır. Telleri metal olan bu gitarlar eskiden yalnızca ritim enstrümanı olarak kullanılıyordu. ''f'' şekilli ses delikleri gitarın gövde dayanıklılığını korur, her türlü esnemeye karşı destek sağlar. Bu özellikler elektro gitar akustik gitarın yerini alınca değişti. Elektro gitarlarda, ses deliği yerine elektronik mekrofon bulunur. Elektro gitarın gövdesi, vibrasyonun sesi bozmaması için çok sağlam ve sert olmalıdır. Elektro gitarlarda bu nedenle ses deliğinin varoluş nedeni ortadan kalkmıştır. Caz müziği yapanlar genellikle yarı akustik gitarları tercih eder. Bunlarda hem mikrofon hem de ''f'' deliği bulunur. Bu gitarlar akustik olarak çalınabildiği gibi amplifikatöre de bağlanarak çalınabilir. Ne var ki genel trend, deliksiz gitar üretimi doğrultusundadır. Kemanlarda merkezi bir yuvarlak delik bulunmaz, çünkü çalan kişi tüm yükü köprüye bindirdiği için yuvarlak bir delik gövdenin sağlamlığını olumsuz yönde etkiler. ''f'' ses deliği ve iç destekler sayesinde gövde sağlam ve sert bir yapı kazanır. ''f'' şeklinin niçin tercih edildiği sorusuna gelince; bu şeklin, herhangi bir akustik kaygıdan çok, yalnızca fortissimo'nun müzik karakterine bağlı olarak ortaya çıktığı düşünülmektedir.


KUSURSUZ GİTAR NASIL SEÇİLİR?

İyi bir klasik gitar ne gibi özelliklere sahiptir? Meksikalı bilim adamları bir gitarın niteliğinin akordunun ve akustik veriminin ölçülmesiyle belirlenebileceğini ortaya koydular. Elde edilen bulguların gitar satın alırken yaşanan sorunları büyük ölçüde gidermesi bekleniyor. Meksika Ulusal Özerk Üniversitesi'nden Ricardo Boullosa önderliğindeki bilim adamları fiyatları 50 ile 500 dolar arasında değişen dört klasik gitar üzerinde bir araştırma gerçekleştirdiler. Araştırmada müzikle yakından uzaktan ilgisi olmayanlardan profesyonel gitarist olanlara dek uzanan bir denekler topluluğundan sesin niteliği konusunda bir değerlendirme yapmaları istendi. Ardından ekip bu sonuçlarla müzik aletlerinin fiziksel özellikleri arasında bir bağlantı kurmaya çalıştı. Bu amaçla iki farklı deney uygulandı. İlk deneyde, aralarında profesyonel gitaristlerin de bulunduğu küçük bir topluluktan kısa müzik parçalarını dinlemeleri istendi. Dinleyiciler müzik parçalarının dört gitardan hangisi ile çalındığını görmüyorlardı. Sonuçta, en pahalı gitar en ucuzuna kıyasla üç kat oy topladı. İkinci deneyde, amatör ve profesyonellerden oluşan yine küçük bir topluluktan gitarları değerlendirmeleri istendi. Bu kez de en pahalı gitar en yüksek oyu aldı. Gitar çalanlar telleri çalgının ahşap boynu üzerine yerleştirilmiş ince metal şeritlerden oluşan "perde"lere bastırmak suretiyle farklı notaları seslendirirler. Ekip söz konusu perdelerin akorunu inceden inceye ölçtü. Kusursuz bir biçimde akort edilen bir gitarda her perde arasında tam olarak yarım tonluk bir fark olmalıdır. Bu fark yankıbilimde 100 sent olarak bilinir (bir sent bir yarımtonun yüzde birine eşittir). Gelgelelim ekip dört gitarın ortalama akort hatasının 7 (en pahalı gitarda) ile 20 sent (daha ucuz gitarlardan birinde) arasında değiştiğine tanık oldu. Ekip ardından gitarların ışınım verimini, bir başka deyişle, bir tele dokunulduğunda mekanik gücün sese dönüştürülmesinde ne denli başarılı olduklarını sınadı. Sonuçta, 1 kilohertzin altındaki titreşimler için, en pahalı gitarın (500 dolar) yaklaşık % 5 oranında, öte yandan en ucuzunun (5 dolar) % 0'un altında bir verime sahip olduğu görüldü. Londra Guildhall Üniversitesi'nde gitar yapımı eğitimi veren David Whiteman bir gitarın niteliğini yalnızca akort ve ışınım veriminin belirleyemeyeceğine, gitar çalanların çalgının tonal niteliğine, yani farklı teller arasındaki ses dengesi ve notaların ne kadar sürede yok olduklarına da önem verdiklerine dikkat çekiyor. Whiteman ayrıca araştırmada kullanılan gitarların nisbeten ucuz olduklarına, el yapımı iyi bir gitarın ederinin 3000-6000 dolar arasında değiştiğine parmak basarak, bu deneylerden elde edilen bulguların üstün nitelikli gitarlar için geçerli olduğundan kuşku duyduğunu dile getiriyor.

Gitarın tarihçesini merak edenlere duyurulur

Gitarı andıran bir enstrumanın 1500' den önce,Rönesans sırasında Avrupanın Akdeniz bölgesinde var olduğu bilinmektedir. 13. 14 yüzyıldan kalma betimlemeler kuş tüyü bir pena ile çalınan "8" şeklinde bir enstrümanın varlığını gösterir. Yine bu döneme ait bazı kaynaklar guittara latina adlı bir latin gitarından bahseder. Gitar için müzik içeren ilk kitapların tarihi 16. yüzyıla kadar uzanır. Bu kitaplarda her üç veya dört teli de "ünison" (aynı sese) bir biçimde akort edilen çiftlerden oluşmak üzere, dört telli bir gitardan söz edilir. En alt tel bazen bir oktavlık bir aralıkla akort edilirken, en üst tel çoğunlukla tektir. 16. yüzyılda beş telli gitarlar da ortaya çıkmıştır. İlk gitarlarda sap kafası düz bir şekilde yerleştirilmişti ve akort burguları "friction pegs" arkadan ayarlanıyordu. Bu tip gitarın klavyesi enstrümanın göğsü ile aynı seviyedeydi ve sekizle on arasında bağırsak ile bağlanarak yapılmış perdeleri "fret" vardı. Gövdesi bugünün standartlarına göre daha küçük ve daha az kıvrımlıydı. Sırtı bombeli veya düzdü ve ses deliği "soundhole" dekoratif bir parşömen veya ağaç işlemeyle kaplanmıştı. Bu tip gitarın kırılgan yapıda olması, değişen modalar, farklılaşan akortlama şekilleri ve metal tellerin kullanımı pek çok enstrümanın yok olmasına veya değişime neden olmuştur.

Chopin i Yorumlarken

Chopin i Yorumlarken

Müzik te romantik çağ ve yorumları, belki tarih olarak çok eski değil ama çeşitli nedenlerden ötürü bu dönemle aramıza bir uzaklık girmiştir aslında. Sonuç olarak, Chopin, Liszt, Schumann ve Wagner gibi birbirinden çok farklı olan bestecileri bugün Romantik Besteciler başlığı altında topluyoruz. Böyle bir bağlamda Chopin ve Liszt in adlarının benzer stillere sahip besteciler olarak anılması çok şaşırtıcı değil. Oysa müzik dünyaları birbirinden Chopin ve Liszt kadar farklı iki besteci bulabilmek neredeyse çok zordur, denebilir. Öyleyse şunu söyleyebiliriz:Chopin in piyano konsepti insan sesi modeline dayanır. Liszt in ise gözlerini modern piyano kamaştırmıştır. Piyanoda bir orkestranın ses zenginliğini yaratmaya çalışır, orkestraya adeta meydan okumak istiyor gibidir piyanoyla.

Herhalde hiç bir piyanist yoktur ki Chopin in kendi müziğini nasıl çaldığını duymayı istememiş olsun. Neyse ki günümüzde Chopin in piyanoya gerçekte nasıl yaklaştığıyla ilgili - dolaylı da olsa - ipuçları sağlayan bazı kayıtlara erişmek mümkün. Bu kayıtlar arasında, Chopin in öğrencisi Mikuli ile çalışmış olan Raoul von Koczalski nin plakları büyük önem taşıyor. Ayrıca Chopin den dersler almış Descombes un bir öğrencisi olan Cortot un kayıtları da öğretici nitelikte. Bunların yanı sıra Chopin le doğrudan bir bağlantıları olmasa dsa Friedman de Pachmann ve Paderewski de, Chopin de bariz olduğu söylenebilecek spontanlık, polifoni ve ritmik zenginliğe olan yaklaşımlarıyla, bestecinin estetik dünyasına yakın piyanistler. Bu sanatçıların 20. yüzyılın erken dönemlerinden kalmış (dinleme kalitesi çok da yüksek olmayan) plaklarındaki performanslarında önemli ortak noktalar var: çok iyi bir legato, yuvarlaklığını hiç bir zaman kaybetmeyen bir piyano sesi, şiddet yerine yoğunluk, tam bir rubatolu çalış, önemi iyi kavranmış iç sesler ve sonuç olarak müthiş bir polifoni duygusu. Romantik piyano virtüözitesinde yaygın olan fikrin tam tersine; Chopin in müziğe yaklaşımında basitlik ve doğallık örnek teşkil etmeli.

Chopin in çağdaşları ve öğrencilerinin kendisi hakkında söyledikleri arasında da ilginç şeylere rastlamak mümkün. Bel Canto sanatından esinlenen mükemmel bir legato, büyülülük ve (forte pasajlarda bile kaybolmayan) saflıktan oluşan bir ses ve bu ses dünyasındaki ince varyasyonların ürünü olan ton renklerindeki inanılmaz zenginlik. Chopin in o dönem piyanolarında saldırgan bir şekilde tınlamasının imkansız olduğunu unutmamak gerek. Berlioz bu konuda şöyle yazıyor, Chopin i tamamen anlayabilmek için bir salonda, piyanosunun yanında dinlemek lazım, bir tiyatroda değil.

Chopin deki rubato duygusu bir başka bestecininkiyle karşılaştırma götürmez. Temps de robe (çalınan zaman) bu büyük ustanın elleri altında gerçek anlamına kavuşmuştur. Mikuli Chopin in anladığı şekliyle rubatonun net bir tarifini veriyor. Chopin in tempoyu tutmaktaki inadını ve metronomunun her zaman piyanosunun üzerinde durduğunu hatırlattıktan sonra şöyle devam ediyor Mikuli:"Rubatosunda bile, eşlik eden el zaman vuruşlarını aksatmadan çalarken, melodiyi çalan el tüm metrik sınırlamalardan bağımsız bir şekilde gerçek müzikal ifadeyi taşır, hararetle konuşan bir konuşmacının ateşini ya da sabırsızlığını yansıtırdı.

Belli bir klasiklik anlayışı ve ılımlılık Chopin in dünyasının temelini oluşturur. Bu nedenle bestecinin müziğini günümüzün geniş olanaklara sahip modern piyanosunda ya da dev konser salonlarında seslendirmenin çeşitli tehlikeleri vardır. Bu tehlikeler arasında belli bir ses sınırının ötesine geçmemek ve insan sesininin olanaklarını da ölçüt olarak almak akılda tutulması gerekenler . Bu nedenle ses kalitesinden ödün vermeden sonoriteyi biraz düşürmek iyi olacaktır.

Chopin i icra ederken geçmişin özgün yorumlarını taklit etmek ya da yeniden kurgulamak da doğru olmayacaktır tabiiki. Kayda alınmış tüm malzemeyi, yazılmış her şeyi göz önüne alarak (şanslıyız ki çok şey var) müzikal metinlerin derinliğine nüfuz etmeye çalışmalı ve Chopin in sanatını daha iyi anlamak için yaptığımız, belki de sonu hiç gelmeyecek araştırmamızı bu şekilde ilerletmeliyiz.

İdil Biret

Dünyanın en çok söylenen şarkısı hangisidir?

Dünyanın en çok söylenen şarkısı hangisidir?
Bu şarkı"Happy birthday to you" dur. Şarkının asıl kaynağı Amerika'lı iki kız kardeşe aittir. Orijinal adı " Good Morning to All" yani " hepinize günaydın"dır. Daha sonra güftesi değiştirilerek bütün dünyaya yayılmıştır. Fakat telif hakkı kardeşlere aittir, onlardan sonra da Warner/chappel müzik şirketine geçmiştir. Müzik ticari amaçlı kullanıldığı zaman şirkete ödeme yapma zorunluluğu vardır

JOHANN SEBASTIAN BACH HAKKINDA BİLMEDİKLERİNİZ

JOHANN SEBASTIAN BACH HAKKINDA BİLMEDİKLERİNİZ

YARIŞMADAN KAÇAN FRANSIZ ORGÇU
Bach’ın Weimar’da bulunduğu yıllarda, Louis Marchand adlı bir Fransız orgçu Almanya’da büyük bir ün kazanmıştı. Özellikle teknik becerisi herkesin dilindeydi. Marchand’ın Dresden’e yaptığı gezi sırasında, kentin orkestra yöneticisi, org çalmasını yakından tanıdığı Bach’I Fransız sanatçı ile bir yarışmaya çağırdı. Fikir Bach’ın hoşuna gitmişti. Istenilen gün ve saatte Dresden’e gitti ve rakibini beklemeye başladı. Ama saatlerce süren bekleyiş sonuçsuz kalmıştı. Çünkü Marchand, bir gece önce gizlice şehri terk etmişti.

ST. JACOBİ KİLİSESİ’NDE KAYBEDİLEN SINAV
Hamburg St: Jacobi Kilisesi’nin yeni bir orgçu aradığını duyan Bach, hemen başvurdu ve sınava girdi. Sınavı dinleyenlerin arasında bulunan ve kilisenin vaizi olarak çalışan Neumeister de Bach’ın org çalmasından çok etkilenmişti. Ama sınav sonuçları açıklandığında, kiliseye oldukça yüklü bir bağışta bulunan Johann Joachim Heitmann’ın birinci olduğu anlaşıldı. Bu duruma çok kızan Neumann ilk Pazar vaazında öfkesini şöyle dile getiriyordu: “İsa’nın doğumunda beşiği başında çalgı çalan melekler, Hamburg St. Jacobi Kilisesi’ne orgçu olarak girmek isteseler, çaldıkları ilahi müziğe karşın eğer paraları yoksa, sınavı kazanamayacaklardır.”

ANNA MAGDALENA
Bach, ilk karısı Maria Barbara’nın ani ölümünün ardından 3 aralık 1723 günü iyi bir şarkıcı olan Anna Magdalena Wilcken ile evlendi. Her zaman çok iyi bir eş ve baba olan besteci ölümüne dek karısı ile mutlu bir yaşam sürdü. Onun klavsen çalmasını geliştirmek için bestelediği küçük parçaları “Anna Magdalena’nın Piyano Kitabı” başlığı altında topladı. Genç kadın da çocuklarına karşı hem iyi bir anne, hem de eşinin büyük bir destekçisi oldu. Son derece düzgün el yazısı ile, Bach’ın pek çok eserini temize çekerek günümüze ulaşmasını sağladı.

MÜZİKAL SUNU
Bach, 1747 yılında Ostdam Sarayı’na giderek Kral Büyük Friedrich’i, hem de yanında çalışan oğlu, Carl Philipp Emanuel’i ziyaret etti. Friedrich’in kendisine çaldığı temayı Leipzig’e döndükten sonra geliştirerek “Müzikal Sunu” adı ile Kral’a gönderdi. Bach esere eklediği ithaf yazısında, o zaman asillere karşı kullanılmak zorunda olan cümlelerle şunları yazmıştı: “Majesteleri! Size ithaf etmek cesaretini gösterdiğim bu Müzikal Sunu’nun en önemli parçası, sizin soylu elinizden çıktı. Hatırlayacağınız gibi, Postdam’a ziyaretim sırasında bana çaldığınız soylu temayı, yeterli hazırlığım olmadığı için, istediğiniz gibi geliştirememiştim. Ama o günden sonra bu temayı layık olduğu şekilde işleyip, tüm dünyaya tanıtmayı kendime kutsal bir görev bildim. Böylece herkes, majestelerinin her konuda olduu gibi müzikte de, ne denli eşsiz bir dehaya sahip olduğunu bir kez daha anlayacaktır. En sadık hizmetkarınız olarak bu ithafımı kabul etmeniz dileğiyle.”

İYİ DÜZENLENMİŞ KLAVYE
Bach’ın yaşadığı yıllarda bugün kullandığımız modern piyanolar henüz yapılmamıştı.. devrin en gözde klavyeli çalgısı klavsendi. Bach, bugün piyano ile seslendirilen eserlerin tümünü, 17. ve 18. yüzyılda çok sevilen bu çalgı için bestelemişti. Bestecinin klavsen eserleri söz konusu olduğunda ilk akla gelen, hiç kuşkusuz “Das Wohltemperierte Clavier’dir. Türkçeye “İyi Düzenlenmiş Klavye” adı ile çevirebileceğimiz eser, günümüzde bile piyano için bestelenen yapıtların temel taşı olma özelliğini korumaktadır. Bach, klasik müzik kullanılan 12 eserin her biri için bir majör, bir de minör tonda prelüd-fügler yazmış ve böylece her biri 24 prelüd-fügten oluşan iki bölümlü bu dev eser olmuştur. Ilk bölümü 1722, ikinci bölümü ise 1742 yılında tamamlanan bu eseri bestelerken Bach, öncelikle o yıllarda henüz yerleşmeye başlayan ve bugün de kullanılan modern akort sistemini sağlam temellere oturtma düşüncesinden yola çıkmıştı.

BACH’IN OĞULLARI
Bach’ın iki evliliğinden 20 çocuğu oldu. Bunların sadece 13 tanesi yaşayabildi. O zamanlar doğum sırasında ve küçük yaşlarda çocuk ölümleri çok fazlaydı. Bach’ın çocuklarının hepsinin müziğe yeteneği vardı. Birlikte müzik yapmaktan büyük zevk alıyorlardı. Bach’ın oğullarından üçü yaşamını besteci olarak sürdürdü ve yaşadığı çağda ünlendi. Bunlar Wilhelm Friedmann (1710-1784), Carl Philipp Emanuel (1714-1788) ve Johann Chiristian Bach’dır (1735-1782). Özellikle Johann Chiristian, yaşamının büyük bölümünü Londra’da geçirmiş ve küçük yaşlarda bu kenti ziyaret eden Mozart’la tanışmıştı. Mozart, “Londralı Bach” olarak ünlenen Johann Chiristian’dan çok etkilenmiş ve ilk senfonilerinden onun eserlerinden esinlenmiştir.

Kaynak
Boyut Müzik… Klasik Müzik Koleksiyonu Cilt 16

Hayal sahnesi

http://www.hayalsahnesi.com.tr Burası yöneticisi olduğum sanat kursu..sitesini incelemek isterseniz buyurun...Çocuklara ve yetişkinlere yonelik sanatın her dalıyla ilgili dersler veriliyor.

Kişisel web bolgum

Burada çeşitli yazıları ve kızım hakkında resimleri,bilgileri paylaşmak istiyorum.Hadi başlayalım bakalım...